Başbakan Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Cumhurbaşkanı Adayı Erdoğan'ın 12 Yıllık Medya Karnesi (1)

2002’den bu yana iktidarda olan AK Parti'nin genel başkanlığı, 14 Mart 2003 tarihinden beri de Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın, bu süre boyunca azımsanamayacak kez medya çalışanları ve medya sahipleriyle muhattap oldu.

Başbakan Erdoğan bu 12 yılda çoğu zaman gazetecilere “had”lerini hatırlattı, kimi zaman da “niyet”lerini sorguladı. Erdoğan'ın bu had bildirme ve niyet sorgulamasından yabancı basın ve sosyal medya da nasibini aldı. Bianet, işte bu 12 yılda Başbakan Erdoğan'ın BİA Medya Gözlem Raporları'na yansıyan medyaya yönelik hakkındaki konuşmalarını derledi.


4 Temmuz 2004: “Haddini bil”
Sorusundan hoşlanmadığı bir muhabire: "Haddinizi bilerek soru sorun!"

31 Aralık 2004: “Edepsizlik yapma”
Vatan Gazetesi muhabiri Nuri Sefa Erdem’in yılbaşındaki sorusu  üzerine, üstüne yürüyerek: “Edepsizlik yapma!” diye bağırdı.

9 Mart 2005: “Medya Türkiye'yi dünyaya ihbar etti”
6 Mart 2005’te Beyazıt’ta yapılan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü yürüyüşündeki polis şiddetinin Avrupa Parlamentosu’nda kınanması üzerine: “Bütün televizyonlar polise verdi veriştirdi. Medyamız adeta Türkiye'yi Avrupa'ya, dünyaya ihbar etti. Peki Türkiye bu mu?”

1 Mart 2006: “Medyanın ileri gelenleri kendini yormasın”
Monaco yolunda, gazetecilere: “Medyanın ileri gelenleri kendini yormasın. Birçok iftiranın yalan olduğu ortaya çıktı. Bunun bir şeyler karşılığında olduğunun farkındayız. Bunu da bu kadar ağır söylüyorum” dedi.

Temmuz 2006: “Hangi talebiniz geri çevrildi de Topbaş'ın aleyhindesiniz?”
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş hakkında medyada çıkan haberler üzerine: “Hangi dosya, hangi talebiniz geri çevrildi diye bu haberleri yapıyorsunuz? Bunları açıklayacağım günler yaklaşıyor” diyerek medyayı tehdit etti.

Ağustos 2006: “Planımızı medyaya mı açıklayacağız?”
Bir muhabirin “Kuzey Irak’taki PKK varlığına son vermeye yönelik bir planınız var mı” sorusuna: “Bir devletin ve hükümetin bir planı var mı, yok mu, bunları kalkıp medyaya mı açıklayacak?” diye öfkelendi.

20 Ağustos 2007: “TC vatandaşlığından çıkmalı”
Bekir Coşkun’un Hürriyet’teki “O benim Cumhurbaşkanım Olmayacak” başlıklı yazısı üzerine: “Maalesef edep adap bilmeyenler de var. Bunu diyenlerin önce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkması lazım” diyerek yol gösterdi...

6 Eylül 2008: “Sen kimsin de bana ultimatom çekiyorsun?”
Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve Dünya Basın Konseyleri Birliği’nin (WAPC) medya üzerindeki baskının derhal durdurulması açıklaması üzerine: “Bugün de üyesi oldukları uluslararası bir basın kuruluşu, ültimatom çekmiş bana. Kimsin sen ültimatom çekiyorsun. Kibarlığımızdan daha önce burada yaptıkları toplantılara biz de katılmıştık. Sonra baktık ki sadece işte Doğan Grubu ile alakası var. Ondan sonra da gitmedik" diye tepki gösterdi.

27 Ocak 2009: “Boşuna para verip o gazeteleri almayın”
Erdoğan, AKP grup toplantısında medyaya veryansın etti: "Yaşanan başka, bunların yazdıkları, söyledikleri başka. Brüksel'de de 'Siz basına yasaklar getiriyorsunuz!' dediler. Hayır, ben basına yasak getirmiyorum. Ama ben, yalan yanlış haber yapan medyaya karşı ‘almama kampanyası yapalım' diyorum. Boşuna paranızı niye veriyorsunuz, zaten yalan yanlış haber."

Şubat 2009: “Bunlar köpekleriyle yatar”

Erdoğan, Sivas'taki seçim konuşmasında halka hitap ederken basına yine çok ağır konuştu: “Bunların şu anda yandaş medyaları var. Yandaş medyaların yandaş köşe yazarları da var. Bunların sevgili köpekleri vardır, onlarla yatar, onlarla kalkarlar.”

1 Aralık 2009: “Ne kadar az yazarsanız ülke o kadar huzur bulur”

Erdoğan, TBMM'deki grup konuşmasında köşe yazarlarına çattı: “Siz köşe yazarları ne kadar az yazarsanız, ülke o kadar huzur bulur. Geçmişte bir köşe yazarı haftada bir ya da iki kez yazardı. Ama şimdi her gün, yarım saatte bir köşe yazısı yazabiliyorlar, ne kabiliyetli insanlar. Millet, devlet, barış düşmanlarıdır.”

26 Şubat 2010: “Parasını sen veriyorsun”
Köşe yazarlarına çatmak Erdoğan'a yetmedi bu kez medya patronlarına seslenerek; “Köşe yazarları her istediğini yapamaz. Parasını sen veriyorsun yazarına sahip çık, yazdırma gönder” diye tehditler savurdu.

20 Mart 2010: “Sen kimin avukatısın?”
Erdoğan’ın BBC’ye gerekirse “Kaçak Ermeniler”in sınırdışı edilebileceğini söylemesi üzerine Referans Gazetesi yazarı Cengiz Çandar “Başbakandan özür” beklediğini yazdı. Erdoğan, isim vermeden bu kez Çandar'a; “Sen kimin avukatısın? Bir defa dürüst ol. Doğrunun avukatı ol” diye çattı.


13 Nisan 2011: “Bombayla eşdeğer kitap”
Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda Ahmet Şık’ın kitap taslağıyla ilgili soru üzerine: “Basılmamış kitabı ben toplatmadım, bu mahkeme kararı. Bomba kullanmak suç olduğu gibi bombanın malzemelerini kullanmak da suçtur."

3 Haziran 2011: “Kendini kaybetmiş kin kusuyor. Mertlik değil namertlik”
AKP'nin Konya mitinginde bu kez hedefinde Nuray Mert vardı. Erdoğan, “Bir bayan köşe yazarı, son yıllarda kendini kaybetmiş şekilde kin kusuyor. PKK’nın yayın organına açıklama yapıyor. Bu mertlik değil namertliktir” diye Mert’e hakaret etti.

4 Haziran 2011: “Türkiye'den The Economist'e ne?”
The Economist'te yer alan bir yorum üzerine Erdoğan bu kez oklarını yabancı medyaya yöneltti: “Sana ne ya... Senin Türkiye’nin işiyle ne alakan var? Haber vereceksen haber ver.”

13 Nisan 2012: “Medyadaki akbabalar”
Erdoğan, AKP İstanbul İl Kongresi'ndeki konuşmasında, muhalif köşe yazarlarını akbabaya benzetti: “Bir de akbabalar var. Medyada kampanya yürütenler daha düne kadar üniformalılar sizi arayıp yazdıklarınızdan dolayı sizi azarlıyordu. Bunları bu tasmalarından kurtaran biz olduk. Ama bugün uluslararası tasmaları boyunlarına taktılar.”

1 Temmuz 2012: “Namerdin izinde yayın yapıyor”

AKP Kayseri il Kongresi'ndeki konuşmasında ise aleyhte haber-yorum yapan Wall Street Journal hedefindeydi: “Bir siyasi hareket adına hareket ediyor. Bu gazetenin burada da uzantıları var. Dürüstsen ‘güvenilir kaynak kim’ açıkla. Mertlik bunu gerektirir. Namertlik kapı arkasından dolaşmayı gerektirir. Namerdin izinden gidiyorlar.”

31 Ağustos 2012: “Medyayı yokluğa mahkum etmeliyiz”
31 Ağustos 2012'de Kanaltürk'te yayınlanan “Başbakanla Özel” programına katılan Erdoğan medyaya ayar vermeyi ihmal etmedi: “Türkiye’deki tüm medyaya mesajdır. Attıkları başlıklara, köşe yazarlarına bakıyoruz, ben diyorum ki sizin haber kaynağınız Roj TV, Mezopotamya, sosyal medya mıdır? Bunları ademe (yokluğa) mahkum etmek durumundayız.”

30 Eylül 2012: “Basını davet etmeye mecbur muyuz?”

AKP grup toplantısında Cumhuriyet, Yurt, Sözcü, BirGün, Evrensel, Aydınlık, Özgür Gündem ve Yeniçağ gazetelerinin AKP 4. Olağan Kongresi’ne akredite edilmemesi üzerine konuşan Erdoğan: “Mecbur muyuz davet etmeye? Her gün her türlü hakareti yapacaksın, yalan yanlış her türlü şeyi yazıp söyleyeceksin. Buna rağmen seni davet edeceğiz, yok böyle 25 kuruşa simit.”

2 Mart 2013: “Böyle gazetecilik yapacaksan batsın bu gazetecilik”
Balıkesir’deki toplu açılış töreninde Milliyet’te yayımlanan İmralı tutanakları ile ilgili konuşan Erdoğan ateş püskürdü: “İşte bir gazete çıkmış, attığı başlıkla İmralı’dan haberler veriyor. Her zaman söyledim bir kısım medya hiçbir zaman yanımızda olmadı diye. Attıkları başlıklarla gazetecilik yapıyorlarmış, böyle gazetecilik yapacaksan batsın böyle gazetecilik..."

5 Mart 2013 : “Sınırsız özgürlük olamaz”
AKP grup toplantısında “Batsın bu gazetecilik” sözlerine yönelik eleştiriler üzerine: “Sınırsız bir özgürlük olamaz. Hiçbir devirde yazamadıklarını bu devirde yazıyorlar. Böyle bir yayın yapmak asla ve asla milli bir tavır değildir.”

2 Haziran 2013: “Toplumların baş belası Twitter”
Gezi direnişinin ilk günlerinde HaberTürk’te Fatih Altaylı’nın
Teke Tek programındaki konuşmasında:"Şu anda Twitter denilen bir bela var, yalanın daniskası burada. Sosyal medya denilen şey aslında şu anda toplumların baş belasıdır” diyen Erdoğan'ın bu sözleri üzerine mahkemeler sosyal medyaya yasak başlattı.

3 Haziran 2013: “Bizim evde zor tuttuğumuz yüzde 50 var”
Gezi direnişinin ilk günlerinde Kuzey Afrika yolculuğu öncesi Erdoğan, Reuters muhabiri Birsen Altaylı’nın 'Gezi Parkı olayları dış basında da büyük yankı uyandırdı. Aşırı güç kullandığını düşündüğünüz polis için alınmış bir önlem var mı?' sorusuna çok öfkelendi ve “Yumuşatıcı ifadeler ne olabilir, bana öğretirseniz ben öyle konuşurum. Bizim evlerinde zorla tuttuğumuz yüzde 50 var. 'Aman sakin olun' diyoruz. Siz işte buradan Reuters'ı böyle bilgilendiriyorsunuz. Böyle mesaj gönderiyorsunuz”diyerek Altaylı'ya 'had'dini bildirdi.

25 Haziran 2013: “TC vatandaşı BBC muhabiri gemimizi batırmaya çalışıyor”
BBC Türkçe muhabiri Selin Girit’in Gezi direnişi sırasında bir protestocunun sözlerini Twitter’da paylaşması üzerine: “Uluslararası bir yayın kuruluşunun TC vatandaşı olan temsilcisi tweet atıyor. Söylediği ne biliyor musunuz? 'Duran adam değil, durduran adam olalım. Ekonomiyi durduralım. Altı ay tüketmeyin. Bizi dinleyecekler' diyor. Bir insan kendi ülkesine karşı böyle bir komplonun içinde yer alabilir mi? Buna gazetecilik denebilir mi? Buna basın özgürlüğü denebilir mi? Bu zihniyet, gemiyi batırmaya teşebbüs zihniyetidir."

3 Şubat 2014: “Patronlarınız paralel yapıyla müşterek çalışıyor”
Erdoğan, Almanya gezisi öncesindeki basın toplantısında Zaman muhabirinin 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasına ilişkin sorusu üzerine yine açtı ağzını yumdu gözünü: “Bak MİT’in raporunu bilecek kadar, ona nüfuz edecek kadar paralel yapı. Müşterek çalışıyorsunuz. Söylemediğinizi söylettiriyorsunuz. Sen değil, patronlarınız."

20 Mart 2014: “Twitter, mwitter hepsinin kökünü kazıyacağız”
Bursa’daki seçim mitinginde sosyal medyayla ilgili: “Mahkeme kararı çıktı. Twitter, mwitter hepsinin kökünü kazıyacağız. Uluslararası camia şöyle der, böyle der hiç ilgilendirmiyor. Türkiye devletinin gücünü görecekler."

20 Mayıs 2014: “İki figürana madenci yakını gibi rol yaptırıyorlar”

Başbakan Erdoğan, AKP grup toplantısında Soma madenindeki iş cinayetiyle ilgili BBC Türkçe’nin yayını hakkında: “İki figürana madenci yakını gibi rol yaptırıp dünyaya servis ediyorlar” diye öfkelendi.

3 Haziran 2014: “CNN muhabiri değil, görevli, ajan o ajan”

Erdoğan, Başbakan Gezi direnişinin yıldönümünde Taksim’de canlı yayın sırasında gözaltına alınan CNN Int. muhabiri Ivan Watson’u hem dalkavuk hem ajan ilan etti: “CNN’nin dalkavuğu oralarda bir şeyler yapmaya çalışıyor. CNN International yerlisi, geçen yıl sekiz saat aralıksız yayın yaptı. Niye? Ülkemi karıştırmak için. Şimdi de suçüstü yakalandı. Bunlar görevli, bunlar
adeta ajan görevi icra ediyorlar.”

9 Şubat 2014 Pazar

Yaşar Nuri konuşunca olanlar olmuş Saba... Herşey yolunda değilmiş.

Tarih: 14 Haziran 2013
Saat: 12.16
Telefonun bir ucunda Başbakan Erdoğan var diğer ucunda ise "Alo Fatih" Fatih Saraç.

Konu, Ciner Medya Grubu’nun ihalesiz bir şekilde TMSF'den aldığı Show TV'da yayınlanan “Saba Tümer’le Bugün” programı.

Başbakan Erdoğan, programa konuk olarak katılan İlahiyat Profesörü Yaşar Nuri Öztürk’ün yorumlarından öyle rahatsız olmuş ki, azarın kalayın bini bir para... Tabi özürün, af dilemenin, mahçubyetin de... Ufuk Köroğlu bugün piyasaya çıkan  Karşı Gazetesi'nin ilk manşet haberinde bu görüşmenin tapelerini yayınladı:
Recep Tayyip Erdoğan: Yanında kimse var mı?

Fatih Saraç :
Şu  kapıları kapayın... Yok efendim


Recep Tayyip Erdoğan:
Ya bu Show’da Yaşar Nuri’yi hiç dinliyor musunuz? Adam bize ne hakaretler yapıyor. Ya sen İslam’ı bilen birisin Fatih. Ya bu adamı nasıl çıkartıyorsunuz? Hiç siz ya


Fatih Saraç
: Abicim, sayın Başbakanım kesinlikle böyle bir şey yok. Hatta şunu söyledim. Bitirin dedim. Süresinde bitirmek sizin hassasiyetinize


Recep Tayyip Erdoğan:
Yani halka biz afedersin seçimden önce kömür dağıtıyormuşuz, pirinç dağıtıyormuşuz yani


Fatih Saraç
: Çok özür dilerim efendim. Sizi üzdüğüm için çok özür dilerim mahcubum. Anlaşılmıştır efendim. Tamam efendim. Çok özür diliyorum.
O PROGRAMDA NELER OLMUŞTU?

Saba Tümer ile birlikte cuma günleri Show TV'de ekrana çıkan Yaşar Nuri Öztürk, program başladıktan 15 dakika kadar sonra hükümeti, AK Partiyi ve Başbakan Erdoğan'ı isim vermeden sert bir şekilde eleştirip bir de üstüne konuyu Gezi Parkı eylemlerine bağlayıp Erdoğan'a yönelik "direnişin üzerine panzerleri salıyorsun Nereye kadar götüreceksin bunu, bağırıp çağırıyorsun, gözlerini faltaşı gibi açıp…" diyince olanlar oldu. Bakın neler demişti Yaşar Nuri Öztürk:

Yaşar Nuri Öztürk: Dünya standartlarına bakın, açlık ve yoksulluk sınırını belirleyen rakamlar var. Türkiye'de mesela işi var denilen insanların çoğu açlık sınırının altında para alıyor. Bu insanların dünya standardında işi var mı? Kaldı ki dünya standartlarını geçin, Türkiye standarlarının bile işsizlik yüzde 20'yi bulmuş. Siz makro planda Türkiye'deki parayı, 74 milyona bölerek fert başına millil gelir hesaplıyorsunuz. Böyle bir şeytanlık var mı kim yutar bunu?

50 tane holdingin kasasına giden paraları nüfusa böl, fert başına milli gelir hesapla. Utanmıyor musun sen? O paradan Çemişkezek'deki, Taşlıtarla'daki, Sürmene'deki, Bayburt'daki adamın sofrasına bir zeytin gitmiş mi?

Ondan sonra Ramazan'da yemek çadırı açıp, tabiri caiz ise insanları ne yerine koyuyorsun? Beş çuval kömür, üç file yiyecek ile seçim arifelerinde bakar mısınız? Ondan sonra Direniş oldu… Direniş olunca ne yapıyorsun? Panzerleri üstüne salıyorsun. Nereye kadar götüreceksin bunu, bağırıp çağırıyorsun, gözlerini faltaşı gibi açıp… Nereye kadar götüreceksin bunu. Kendine baksana aynada.

Saba Tümer: Her şey olumluya gidiyor. O kadar umutsuz olmayın bence.

Yaşar Nuri Öztürk: Hayır ben umutsuz değilim. Ben umutsuz olsam son 35-40 yıldır hiç konuşmamam gerekirdi. Gider avukatlık yapardım her halde.

Saba Tümer: Orada konuşurdunuz hocam…

Yaşar Nuri Öztürk: Evet gider para kazanırdım.


REJİ UYARDI REKLAM ARASINA GİTTİLER VE...

Bu diyalogun ardından "Ben bir 60 saniye ara vermek istiyorum." diyen Saba Tümer, yaklaşık 1 dakika süren reklam arasından döndükten sonra tekrar "Şimdi bir reklam arası verelim, Hocam siz sorularınızı okuyun, izleyicilerimiz de sorularını yollasınlar, sonra devam edeceğiz" dedi ancak program reklam arasından sonra birden bire, jenerik bile girmeden bitti.

Biz medya dünyasındakilerin reji uyarısı ile gerçekleştiğini düşündüğümüz yayın kesintisinin kaynağı meğer daha yukarılar, hatta en tepedekiymiş.

HOCA ELEŞTİRİLERİNİ BİLEREK YÜKSEK TONDAN YAPTI

Milliyet gazetesinde  televizyon yazıları yazan Sina Koloğlu 18 Haziran günü, yani olaydan 4 gün sonra köşesinde yaşananları şöyle yorumlamıştı:
"Yaşar Nuri Öztürk'le sanırım Show TV'nin muhabbeti bitmiştir. "Yayından kaldırın" kararını veren kimdir? Belli. Yaşar Nuri Öztürk, bir zamanlar Habertürk gazetesinde yazıyordu. Yazması istenmedi. Bana göre Hoca eleştirilerini bilerek yüksek tondan yaptı. Zaten bu kanalda programının devam etmesi mümkün değildi. Saba Tümer cephesindeyse durum farklı. Olan bitenden haberi yoktu benim bildiğim. Yani reklamların bu kadar uzamasından ve verilen karardan."

SABA TÜMER: HERŞEY NORMAL

Biz haberi Yaşar Nuri konuştu Saba Tümer bitti! diye kullandık çalıştığım internet sitesinde. Saba Tümer ise bu durumdan rahatsız olmuş olacak ki, reklam arasında biten programının yayından kaldırıldığı iddiasını yalanladı,  neden veda etmediğini twitter'dan şu sözlerle açıklamaya çalıştı:

*Her yilki gibi okullarin kapanmasiyla beraber bizde SEZON FINALI yaptik. Memleketimde yasanan olaylar yuzunden tatile girdik laylaylom demek icimden gelmedi normal olarak. Yani arkadaslar anlayacaginiz hersey normal ve akisinda:)) eylulde gorusmek uzere...
Böyle diyordu "Bayan Kahkaha" ama normalde 1.5 saat süren programın 20 dakikada neden 'veda bile edilmeden' kesilidiğini açıklamaya yetmiyordu bu herşey normal mesajı.

Saba Tümer herşey normal diyordu ama onun yayın saati için Ağustos ayında Gülben Ergen ile anlaşma yapıldığı ortaya çıktı önce, ardından da Acun Ilıcalı'nın Başbakan Erdoğan'ın direktifi ile satın aldığı TV8 kanalı Saba Tümer ile anlaştı.

Tüm bunlardan arta kalan ne? Başbakan Erdoğan'ın sabahtan akşama kadar Habertürk, Show TV gibi kanalları izlediği, beğenmedi programlar için kanal yönetimini ya da Alo Fatih'i aradığı mı? Sadece bunlar olsa belki "aman canım o da insan, tabii izleyecek" der, hatta "sırf 24 TV izlemesinden daha iyidir yahu, bırakın Show TV de izlesin biraz" derdik... Lakin bunlardan daha önemli bir şey var. Bir başbakan'ın programı beğenmedim demesi üzerine yayından kaldırılmasını sağlayan mekanizma. Alo Fatih'in, "burası Cemaatin kanalıdır" diyen patron Turgay Ciner'e rağmen, kanalın tepesine gelip oturması, Show TV'nin ihale bile yapılmaya gerek duyurlmadan Ciner grubuna verilmesi, bu medya yapısının geri dönüşü olmayan bir şekilde dönüşmesi...

Bunlar bence Başbakan'ın beğenmedi yayınları sansürlemek için kanalı aramasından daha vahim...

7 Şubat 2014 Cuma

Fatih Altaylı: Ankette Manipülasyon yapsam... Ne dersin?

13 MART 2013

Habertürk gazetesi genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı, bundan sonra başbakan Erdoğan'ın kendine hitabı  "Alo Fatih" ile anılacak olan Habertürk Televizyonu Yönetim Kurulu Başkanvekili Fatih Saraç'ı arıyor ve anketlerde manüplasyon yapayım diyor:

f.saraç - evet?

f.altaylı - diyorumki ben, bu anketin bdp ile olan bölümünü ben biraz anket şirketiyle konuşsam, iki puan yüksek göstersek ne dersin?

f.saraç - mhp'ninkini alıp oraya koyun ya.

f.altaylı - hı?

f.saraç - mhp'ninkini alıp oraya koyun.

f.altaylı -
işte biz kararsızlardan biraz aktarırım, biraz mhp'den aktarırım falan manipülasyon yapıyım.

f.saraç - ama bazı bilgiler var ha, onu şimdi oradan çıktım şeyde, çamlıca’dayım. (başbakan’ın kısıklı’daki evinden çıkıyor) yani seninle konuşacağım nelerini yayınlayacan, ne yapacan.

f.altaylı - işte konuşalım onları bi.

f.saraç - tamam, ben seni çıkıyım, yarım saat sonra çıkıyorum.

f.altaylı - ben ...

f.saraç - seni arayabilirim ama.

f.altaylı - tamam okey, çıkınca ara beni.

f.saraç - tamam hadi.

f.altaylı - tamam hadi, bay bay.



 

6 MART 2014 

Habertürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı yukarıdaki ses kaydı, internette yayınlandıktan sonra, ses kayıtlarının montaj olduğunu, konuşmanın bütününe bakmak gerektiğini savunarak "Gelen anketi olduğu gibi yayınladık.Bizi bu kavgada bir taraf yapmak istiyorlar. Habertürk de inatla kimsenin yanında yer almıyor." dedi.

Kendini mağdur ilan etti

Altaylı doğal olarak kendisini sıkıntıya sürükleyecek bu ses kasetleriyle ilgili iddiaları yalanlayarak kendini mağdur ilan etmeyi de ihmal etmedi. Altaylı, konuyla ilgili hiç bir alakası olmamasına rağmen "2007'de benim başında bulunduğum gazeteye sahte bir belgeyle el kondu. Bunu niye kimse hatırlamıyor? Medyada Fatih Altaylı ve Ciner Grubu'nun ödediği bedeli neden kimse hatırlamak istemiyor" dedi.

Diğerlerine bok attı!

Habertürk Televizyonu Yönetim Kurulu Başkanvekili Mehmet Fatih Saraç 'ın gazetedeki konumunun da açık olduğunu belirten Altaylı, "Saraç Grubun yönetiminde. Gazetede adı yazıyor. Gizli saklı bir şey değil. Habertürk'te her şey şeffaf. Diğer gruplarda neler oluyor, kimse buna bir şey demiyor" dedi.

"Bir yerde olmak olmamaktan iyidir
"
 
Altaylı, artı 1 tv'de Mirgün Cabas ile Herşey programına telefonla katıldı ve sorularını yanıtladı. Cabas'ın "Vahim bir duruma düştüm. Şimdi bu durumdan kurtulsaydım" diye düşündüğün oluyor mu? sorusuna ise, "Çok vahim duruma düştüğümü zannetmiyorum. Türk medyasının durumu ne kadar vahimse bizim durumumuz da o kadar vahim..Bazı yerde olmak bazı yerde olmamaktan daha iyidir. Birbirimizden farklı bir durumda değiliz. Beni hala oarada tutuyor olmaları da grup açısından önemli" cevabını verdi. Altaylı, Cabas'ın istifa edip etmeyeceği sorusuna ise "İstifa etmeyi düşünmüyorum" diye karşılık verdi.

Senin hiç haber yapman engellenmedi mi?

Program sonunda Altaylı ile Mirgün Cabas arasında karşılıklı soru-cevap trafiği de yaşandı. Altaylı'nın Mirgün Cabas'a sorduğu, "Senin haber yapman hiç engellenmedi mi?" sorusuna Cabas'ın verdiği cevap bir hayli çarpıcıydı: "Evet engellendiği için orada değilim.. "

5 Şubat 2014 Çarşamba

Erdoğan'dan Habertürk'e telefonla direktif...

Başbakan Erdoğan'ın, Habertürk TV ekranındaki bir son dakika bandındaki ifadeler yüzünden kanal yöneticisi Fatih Saraç'ı arayarak derhal müdahale ettiği konuşmanın ses kaydı yayınlandı.


Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, BİM marketler zincirinin kurucu ortaklarından olan ve daha sonra Turgay Ciner'in sahibi olduğu Ciner Yayın Holding'in başına getirilen Fatih Saraç'tan, Habertürk TV'nin ekranından bant akışı içinde geçirilen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin sözlerini çıkarmasını istediği ortaya çıktı. Televizyon ve sosyal medyaya yansıyan haberlere göre Erdoğan,  "Hayret ya, bunlara ne gerek var" diyor, Saraç, "Şimdi yapıyorum efendim" karşılığını veriyor.

Artı1 TV ve Artı1 TV internet sitesi haberartibir.com ile Twitter'da paylaşılan haberlere göre, Erdoğan, Saraç'a, Gezi Parkı olayları sırasında 4 Haziran 2013'te Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü göreve çağıran MHP lideri Bahçeli'nin sözlerinin Habertürk ekranında akan yazılı banttan (KJ) geçmesine tepkisini dile getiriyor.

O sırada bulunduğu Fas'tan aradığını ve Habertürk'ü izlediğini belirten Erdoğan ile Saraç arasında geçen konuşmaya ilişkin ArtıTV ile haberartibir.com'da yayınlanan haber şöyle:


Saraç şu sıralar okuduğum Mustafa Hoş'un abluka isimli kiatabında da Başbakan Erdoğan'ın talimatıyla Habertürk'e gelen ve cemaat örgütlenmesini Habertürk'ten tasfiye eden isim. 

 

5 Ocak 2014 Pazar

90 yıldır değişmeyen bakış, savaşacaksan Kürtlere ihtiyacımız var!

Başbakan Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe'deki ofisinde gazeteciler ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle 4 Ocak 2013 günü kahvaltılı bir basın toplantısında bir araya geldi.  Cemaat ve Hükümet arasındaki savaşın kodları ile süslenmiş konuşmasında mücadeleye devam kararlılığı ve uzlaşma olmayacağına dair açıklamalar yaptı. 

FOTOĞRAF: (c) Anadolu Ajansı (http://www.aa.com.tr/tr/s/270595--erdogandan-gazetecilere-kararlilik-mesaji)
Başbakan Erdoğan'ın davetlisi olarak toplantıya katılan gazetecilerin listesine bir bakalım: 
 
Yasin Aktay (AKP MKYK Üyesi , Yeni Şafak yazarı)
Nuh Albayrak (Türkiye Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)
Hakan Albayrak (Star gazetesi yazarı)
Mehmet Barlas (Sabah gazetesi yazarı)
Ali Bayramoğlu (Yeni Şafak gazetesi yazarı)
Akif Beki (Hürriyet gazetesi yazarı)
Fikret Bila (Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)
Vedat Bilgin (Bugün gazetesi yazarı)
Ali Bulaç (Zaman gazetesi yazarı)
Elif Çakır (Star gazetesi yazarı)
Osman Can (Star gazetesi yazarı)
Yusuf Ziya Cömert (Star Genel Yayın Yönetmeni)
Ersoy Dede (Yeni Akit gazetesi yazarı)
Ergün Diler
(Takvim gazetesi yazarı)
Abdurrahman Dilipak (Yeni Akit gazetesi yazarı)
Sibel Eraslan (Star gazetesi yazarı)
Doğu Ergil (Bugün gazetesi yazarı)
Markar Esayan (Yeni Şafak gazetesi yazarı)
Gülay Göktürk (Bugün gazetesi yazarı)
Turgay Güler (Akşam gazetesi yazarı)
İsmail Kapan (Türkiye gazetesi yazarı)
Hilal Kaplan (Yeni Şafak gazetesi yazarı)
Mustafa Karaalioğlu (Star Medya Grubu Başkanı)
Nihal Bengisu Karaca (Habertürk gazetesi yazarı)
İbrahim Karagül (Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)
Hasan Karakaya (Yeni Akit Gazetesi Genel yayın Koordinatörü)
Ahmet Kekeç (Star gazetesi yazarı)
Fuat Keyman
Fehmi Koru (Star gazetesi yazarı)
Etyen Mahçupyan (Zaman gazetesi yazarı)
Orhan Miroğlu (Star gazetesi yazarı)
Mehmet Ocaktan (Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)
Ayhan Ogan (Doğu Anadolu Bölgesi Akil İnsanlar Heyetin'deydi)
Yıldıray Oğur (Türkiye gazetesi yazarı)
Mahmut Övür (Sabah gazetesi yazarı)
Cengiz Özdemir (Skytürk 360)
Avni Özgürel (Radikal gazetesi yazarı)
Fadime Özkan (Star gazetesi yazarı)
Erdal Şafak (Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)
Abdulkadir Selvi (Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi)
Ahmet Taşgetiren (Star gazetesi yazarı)
Kurtuluş Tayiz (Akşam gazetesi yazarı)
Salih Tuna (Yeni Şafak gazetesi yazarı)
Hüseyin Yayman (Vatan gazetesi yazarı)
Sevilay Yükselir (Sabah gazetesi yazarı)

Hükümetten ve AK Parti'den de geniş bir katılım vardı toplantıda:

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç,
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay,
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan,
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ,
İçişleri Bakanı Efkan Ala,
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı,
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız,
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik,
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfü Elvan,
AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal,
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik,
Başbakan Erdoğan'ın Siyasi Başdanışmanı ve AKP Ankara Milletvekili, Star ve Yeni Şafak gazeteleri köşe yazarı Yalçın Akdoğan,
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Eski Bakanı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım.

Başbakan'ın gazetecilerle bu buluşması dünden beri gündemin en tepesindeki madde. Daha da bir süre konuşulur elbet. Bence en çarpıcı yorumu Hasan Cemal yaptı. Şöyle diyor o buluşma için Hasan Cemal: 
"Cici gazeteci ve yazarları etrafına toplayan Başbakan Erdoğan milli irade suikastı dedi diye, hükümete darbe teşebbüsü dedi diye, küresel komplo dedi diye, yargı darbesi dedi diye pisliğin üstünde mi oturacağız? Tek kelimeyle hayır."

Elbette medya temsilcileri ile ilk buluşması değil bu Erdoğan'ın. Ama nedense aklıma, İslami çevrelerin sık sık eleştiri konusu yaptığı Atatürk'ün İzmit Basın Toplantısı geliyor, Erdoğan'ın bu buluşmasınından her söz ettiğimde.

MUSTAFA KEMAL İSTANBUL BASINIYLA BULUŞUYOR

Mustafa Kemal’in 16 Ocak 1923 günü, Lozan görüşmeleri henüz sürerken, İzmit'de Millî Mücadele’yi destekleyen 6 büyük gazetenin başyazarı ile yaptığı 5,5 saatlik buluşmasından söz ediyorum.

Ankara Hükümeti’nin İstanbul’daki temsilcisi Dr. Adnan (Adıvar) Bey  başkanlığında İstanbul’dan yola çıkan gazeteciler ilerleyen dönemde Türk basınının en önemli isimleri olacaktı. Kimler vardı peki?

Tevhid-i Efkâr’ın başyazarı Velit Ebüzziya, Vakit’in başyazarı Ahmet Emin (Yalman), Akşam’ın başyazarı Falih Rıfkı (Atay), İleri’nin başyazarı Suphi Nuri (İleri), İkdam’ın başyazarı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Tanin’in başyazarı İsmail Müştak (Mayakon).

Grupta ayrıca Adnan Adıvar’ın eşi Halide Edip (Adıvar) ve İleri gazetesinin İzmit Muhabiri Hakkı (Kılıçoğlu) da yer alıyordu. Ayrıca Ankara'dan toplantıda konuşulacakları kaydetmek üzere, TBMM’de görevli 4 de zabıt katibi getirilmişti.

Peki Halk Partisinin kuruluş sinyallerinin verildiği, Hilafete dair açıklamaların yapıldığı toplantı da neler konuşuldu?

Ayşe Hür'ün Taraf gazetesindeki bir yazısından alıntılayarak konuşmanın en önemli kısmına değinelim:

Belgenin aslı yıllarca kasalarda saklanmış, araştırmacılara açılmamıştı. Dolayısıyla, Kürtlerle ilgili olarak, aşağıdaki cümleleri okumak için tam 64 yıl bekledik:

“Ahmed Emin [Yalman] Bey - Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir? Bir dâhili mesele olarak temas buyurursanız çok iyi olur. Mustafa Kemal - Kürt meselesi bizim yani Türklerin çıkarına olarak da kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar giden Erzincan’a, Sivas’a kadar giden Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikle oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, o­nlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı sözkonusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani o­nlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”

Tahmin edileceği gibi sansürün nedeni, koyu renklerle gösterdiğimiz cümlelerdi. Bu konuşma, Lozan’da, Musul’un İngilizlerden kopartılamayacağının anlaşıldığı günlerde yapılmıştı. Anlaşılan Kemalistler, özerklik imasıyla Meclis’teki Kürt milletvekillerinin kıyameti koparmasının önüne geçmeyi hedefliyordu.

Ancak, sansürü yapanların hatırlamadıkları şey, şûralar yoluyla yerel yönetimlere özerklik veren maddelerin, 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Kürtlerin desteğine ihtiyaç kalmadığını düşünen Kemalist liderlerin 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan çıkarmış olduğuydu. Ama bizim sansürcüler, her ihtimale karşı bu satırları gizli tutmayı tercih etmişlerdi.

64 yıl kasalarda saklanan belge

16/17 Ocak 1923 tarihli İzmit Basın Konferansı’nda konuşulanlara neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan sansürün ilginç bir hikâyesi var. Aslında tam metin, Mustafa Kemal’in iznini aldığını söyleyen Siirt Milletvekili Mahmut Soydan tarafından, Milliyet gazetesinde, 26 Kasım 1929’dan 7 Şubat 1930’a kadar süren 75 bölümlük “Gazi ve İnkılâp” dizisinde yayımlanmıştı. Eski devlet bakanlarından Kocaeli Milletvekili İsmail Arar da bunlardan yararlanarak 1969’da, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı (Burçak Yayınevi) adlı bir kitap yayımlamıştı. Arar, kitabının önsözünde “[Bu önemli belge] öyle unutuldu ki Türk Devrim Tarihi Enstitüsü tarafından yayımlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri ve Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri adlı kitaba bile alınmadı” diyordu. O zaman bilmiyorduk ama meğerse Arar da Kürtlerle ilgili bölümü kitabına almamıştı.

İzmit Basın Konferansı’nın metinlerini bir kez de 1982’de Türk Tarih Kurumu (TTK) bastı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları adıyla yayımlanan kitabı, Afet İnan’ın kızı Arı İnan yayıma hazırlamıştı. İnan, “Anıtkabir Arşivi”nden aldığını söylediği asıllar üzerinden hazırladığı kitabın önsözünde, bu kitabın İsmail Arar’ınki gibi olmadığını, yani “noksansız, tam olduğunu” özenle vurgulamıştı. Ama daha sonra anlayacağımız üzere bu bilgi de doğru değildi. Arı İnan’ın sansürünü, İkibine Doğru dergisinin 9-15 Ağustos 1987 tarihli sayısında “Gizlenen Belge” başlığıyla ifşa etmişti. Dergi, bu haber yüzünden toplatılmış ancak, 6 Kasım 1988’de DGM’de beraat edince, Anıtkabir Arşivi’ni kaynak gösterip Konferans metinlerini yayımlamıştı. Derginin muhabirleri bu sansürün nedenini Arı İnan’a sorduklarında “henüz bu meseleler halledilmemişken zamanı değil” cevabını almışlardı. Aynı soruyu, o sırada TTK Başkanı olan Yücel Tanay’a (Tanay kitap basılırken görevde değildi) sorduklarında aldıkları cevap da benzer nitelikteydi: “Türkiye’ye karşı olanlara bu dokümanları vermek istemedim çünkü ayrılıkçılığa neden olurdu!”

Kürtler de sansür yapar

Noksansız metin, 1993 yılında Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923 adlı kitapta yayımlanabildi. Yukarıdaki paragrafı o zaman okuyabildik. Ancak o zaman gördük ki, sadece Türk tarafı değil bazı Kürt çevreleri de kendilerine göre bir sansür uygulayarak Mustafa Kemal’in konuya girişte aktardığım “Kürt meselesi bizim yani Türklerin çıkarına olarak da kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir...” cümlelerini yazılarında kullanmamışlardı.
İKİ OLAYIN NE İLİŞKİSİ VAR?

Denilebilir ki ne alakası var bu iki olayın? Gerçekten de bir alakası yok gibi görünüyor.

Ancak Kurtuluş Savaşı sonrası -teknik olarak- hala Kürtlere ihtiyacı var gibi görünen (Lozan henüz imzalanmamış ve savaş olasılığını aynı toplantıda  "Sulh olmak ihtimali vardır. Olmamak ihtimalini de nazarı dikkatte tutmaktayız. Tedbirlerimiz vardır. Çünkü canımız çok yandı, çok aldatılmışızdır. Hatta bugün bile aldatılmış bir haldeyiz. Mudanya Mukavelesi’nin ahkâmına [hükümlerine] mugayir [karşıt] hareketler olduğunu görüyoruz.” diyerek niteliyordu)  Mustafa Kemal ile; Cemaat ile savaşımında Kürtlere ihtiyacı olduğunun farkında olan Erdoğan arasında bir bağlantı kurmak da bence mümkün.

26 Aralık 2013 Perşembe

İkinci operasyon dalgası medya ile de ilgili(ymiş)

Türkiye Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu ardından hükümetteki istifa depremi ve yeni hükümet revizyonunun yanı sıra, Ankara ve İstanbul’da yolsuzluk operasyonlarının ikinci dalgasının hazırlandığı iddiasıyla çalkalandı.

Emniyet kaynaklarından sızdırılan bilgiler doğrultusunda, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda Mart 2012’den bu yana yürütülen, ilk operasyondan çok daha kapsamlı, uluslararası çapta çok büyük bir karapara aklama, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve yolsuzluk dosyasının bulunduğu, ekonomik büyüklüğü 100 milyar doları aşan bu dosyanın, Başbakanlık’tan dört ayrı bakanlığa ve Başbakan Erdoğan’ın iki oğluna kadar uzandığı öne sürüldü. Ankara’da ise Yüksek Hızlı Tren projesi ile ilgili soruşturma yürütüldüğü ortaya çıktı.

SORUŞTURMADA ERDOĞAN’IN ÇOCUKLARI VAR

BirGün gazetesinde yer alan habere göre, hazırlanan büyük soruşturmada, adı geçtiği öne sürülen kritik isimler, kaynaklar şöyle sıralandı:

Başbakan Erdoğan’ın oğulları Necmettin Bilal ve Burak Erdoğan, Erdoğan’ın danışmanı Hasan Doğan, Başdanışman İbrahim Kalın, Latif Topbaş, İBB Genel Sekreteri Adem Baştürk, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman, Binali Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş, İsmet Yıldırım, işadamları Yasin El Kadı, Celal Koloğlu, Mehmet Cengiz, Fatih Saraç, İbrahim Çeçen, Adnan Çebi, Abdullah Tivnikli, Üsame Kutup, Orhan Cemal Kalyoncu. 
Soruşturulan kurum, şirket ve kuruluşlar için ise şu isimler öne sürüldü: Turkuaz Grup (Sabah ve ATV), Bosphorus 360, BİM, Başbakanlık Kalkınma Ajansı, Kolyoncu Grup, KİPTAŞ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Al Baraka Türk, TÜRGEV.
Peki soruşturmanın medya ile ilgili kısmı ne? Haberde şöyle deniliyor:

SABAH-ATV'NİN SATIŞI

İddiya göre, Turkuaz Medya Grubunun elinde bulunan yazılı ve görsel medya organlarının satın alınması için, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, Binali Yıldırım’ın koordinesiyle Mehmet Cengiz, Celal Koloğlu, İbrahim Çeçen, Adnan Çebi, Hayrettin Özaltın, Muzaffer Nasıroğlu ve Abdullah Tivnikli’den 100’er milyon dolar para toplandı.

Toplam 550 milyon dolara satış gerçekleşti. Bu medya grubunun başına Zirve Holding’i kuran Ömer Faruk Kalyoncu getirildi. İşadamlarının Sabah ve ATV’nin satın alınmasında verdikleri bu yüksek meblağlı paraları, aldıkları devlet ihaleleri karşılığında rüşvet olarak verdikleri öne sürüldü.

SAVCI GÖZALTINA ALIN DİYOR POLİS YAPMIYOR

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, TCDD ile ilgili soruşturma iddiasını doğruladı. Cumhuriyet gazetesinin haberi üzerine ortaya çıkan soruşturma için başsavcılık, ‘dosyanın basına nasıl yansıdığının anlaşılamadığı’ bilgisine yer verdi.

İstanbul’da ise 100 milyar dolarlık yolsuzluk iddiasıyla oluşturulan dosya için Savcı Muammer Akkaş’ın dün sabah operasyon başlatılmasını istediği ancak polisin operasyonu yapmaya direndiği öne sürüldü. Operasyon talimatından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı’nın haberinin olmadığı, Çolakkadı’nın haber almasının ardından operasyona engel olundu da iddia edildi. Başsavcı Turan Çolakkadı akşam saatlerinde bir açıklama yaparak operasyon iddialarının doğru olmadığını, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü bu kapsamda bir soruşturma bulunmadığını ifade etti. Akşam saatlerinde İstanbul Mali Şube Müdürü, savcılarla toplantı yapmak üzere Çağlayan Adliyesi’ne geldi. Toplantı geç saatlere kadar sürdü.

MALİ ŞUBE'NİN ÇAYCISINI DA SÜRDÜLER
İstanbul’da mali şubede bulunan 400 polisin yerlerinin değiştirildiği bilgisi, ikinci operasyon depreminin bir başka sarsıcı haberi oldu. Yetkililerce doğrulanmasa da polislerin yanı sıra Mali Şube’de görevli çaycıların da görev yerleri değiştirildiği bildirildi.

Başbakan Erdoğan, kitap, bomba, rüşvet, vs.

"Bu kitapları toplatan ben değilim. Tutuklanan medya mensuplarının elindeki belge ve bilgilerin ardında bir şey var ki yargı hemen tedbir istiyor. Bakın bir örnek vereyim. Bombayı kullanmak suçtur. Bombanın hazırlanmasında kullanılan malzemeleri kullanmak da suçtur. Bunun ihbarı gelmişse güvenlik güçleri bunu toplamaz mı? Burada da daha önce gelmiş bilgiler gelmişse, yargı da bu kararı vermiştir ve güvenlik güçlerine gidin alın demiştir."
(Başbakan Erdoğan, 13 Nisan 2011, Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda İmamın Ordusu kitabıyla ilgili soruları yanıtlarken...)

* * * 

"Onu açmayalım... Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir"

(Başbakan Erdoğan, 9 Haziran 2011, NTV canlı yayınında Ruşen Çakır'ın, "Geçenlerde yakın arkadaşım Nedim Şener'i Silivri’de ziyaret ettim. Kendisi çok güvendiğim, kefil olduğum bir gazetecidir, Ahmet Şık da öyle. Sizin Strazburg'da yaptıgınız bir konuşma vardı. Bu konuşmadaki 'kitap ve bomba' benzetmesi yapmanız arkadaşlarımda rahatsızılık yarattı. Tabii beni de rahatsız etti. Bu konuyu açar mısınız" sorusuna yanıt verirken.)




* * *


"AB ofisine çantayla girdi, çantasız çıktı" diyorlar. Teslim edilirken bir görüntü var mı? Sadece "Çantayla girdi, çantasız çıktı" gibi bir yaklaşım olabilir mi? Böyle bir hukuk var mı? Anlamak mümkün değil. Belki o çantayla kitap falan götürülmüştür. Sakın ha arkadaşlar, bundan böyle çantayla bir yere girip çıkmayın. Malum, çanta artık suç aleti! Hele valizi, unutun kullanmayın... 
(Başbakan Erdoğan, 24 Aralık 2013,   İslamabad'dan Ankara'ya dönerken uçakta gazetecilerin Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu ile ilgili sorularını yanıtlarken...)

21 Kasım 2013 Perşembe

Erdoğan 'siz muhafazakar değilsiniz' diye ısrar eden Barlas'ı ikna edemedi!

Başbakan Erdoğan, ATV ve A Haber'in ortak yayınında Mehmet Barlas, Sevilay Yükselir, Mustafa Karaalioğlu, İbrahim Karagül ve Nihal Bengisu Karaca'nın sorularını yanıtladı.

Başbakan Erdoğan programda çok farklı konularda, çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Ancak gecenin benim açımdan en dikkat çekici diyalogu Barlas ve Erdoğan arasında yaşandı.

Barlas, Başbakan Erdoğan'ın "muhafazakar" olmadığını iddia ederken, Erdoğan ise "muhafazakar" olduğuna Barlas'ı ikna etmeye çalıştı. Programı izleyince Barlas'ın pek ikna olmadığını gözlemlediğimi de ekleyeyim.

Peki Sabah gazetesi başyazarı, kendisini "muhafazakar demokrat" diye niteleyen Erdoğan'a neler dedi?

Mehmet Barlas, "muhafazakar" teriminin Fransız İhtilali'nden sonra, kendilerinde de bir ihtilal olmasından çekinen İngizlilerce üretildiğini, bu bağlamda, Erdoğan'ın muhafazakar olamayacağını söyledi.

Barlas şöyle devam etti:

"Bütün tabuları yıkıyorsunuz, bütün statükoyu alt üst ettiniz ve kendinize muhafazakar diyorsunuz. Türkiye'deki statüko dediğimiz, statik resmi ideolojinin sahipleri de kendini devrimci olarak sunup sizin muhafazakarlığınıza karşı devrimi savunuyorlar"

Başbakan  Erdoğan ise şöyle yanıt verdi:

"Muhafazakarlık noktasında Fransızların ve İngilizlerin tanımı ile bizimkisi farklı. Biz kendi kültür ve tarihimizi koruma noktasında muhafazakarlıktan bahsediyoruz. Biz bu yapı içerisinde geleceğimizi olgunlaştırmak istiyoruz. Başbakanlık olarak attığımız adımların yanlış anlaşılması sonrası gerekli yapılacakları atıyoruz. Ahlak hukuk ile iç içedir." 

Barlas'ın halihazırda kullanılan bir tanımı "bu şu dönemde şu anlamla kullanılmaya başlanmıştır, siz o dönemde yaşamadığınıza göre size böyle denilemez" diye yorumlamasına ne diyebileceğimi bilemiyorum.

Ama adam "ben muhafazakarım" derken, üstelik gerçekten de yapıp ettikleriyle muhafazakar olduğunu ortaya koyarken ona "sen muhafazakar değil devrimcisin" diyene gülerler. Ha unutmadan söyleyelim, Karl Marks ve Friedrich Engels, Manifesto'da "Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır" der. Ancak onların kasdettiği burjuvazinin "dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmesi"dir. Üstelik Burjuvazinin devrimciliği kendi mezar kazıcısı proleteryanın "kendi için sınıf" olarak ortaya çıkışına kadardır.

Sabah başyazarının Erdoğan'a yüklediği devrimcilik ile "sakallılar"ın sözünü ettiği devrimcilik arasında hiç bir bağlantı olmadığın altını kalın kalın çizelim de yanlış anlaşılma olmasın.

7 Kasım 2013 Perşembe

Başbakan istedi Acun Ilıcalı TV8'i satın aldı

Mehmet Nazif Günal, Acun Ilıcalı'ya TV8'i satmaya karar verdi. Ilıcalı ile Günal el sıkıştı. Pazarlık da bitti...


Şu anda hukuki prosedürler üzerinden geçiliyor. Acun Ilıcalı'nın ise kanalı almak için kredi başvurusunda bulunduğunu öğrendik.

ALO NAZİF KANALI ACUN'A SAT!

Kulislerde konuşulanlara göre Mehmet Nazif Günal, TV8'i Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan gelen telefonla satma kararı aldı.  Erdoğan'ın Günal'ı arayarak kanalı Acun'a vermesi için "telkin"de bulunmuş.

ACUN TV8'E DEĞİL, GÜNAL ACUN'A GİTTİ

Pazarlık sürecinden bir bomba detay daha... Kanalı almaya talip olan Acun Ilıcalı bu görüşmeyi kendi ofisinde yapmış. O MNG holdinge gitmek yerine holdingin Başkanı Günal, Acun Medya'ya giderek pazarlık masasına oturmuş.

TV8'DEKİLERE KÖTÜ HABER

Acun Ilıcalı TV8'i aldıktan sonra neredeyse tamamen boşaltacak.  Bomba ise haber merkezinde patlayacak. Zira TV8'de ana haber de dahil olmak üzere haber bülteni yayınlanmayacak. Aynı şekilde haber programları da bitirilecek.

ŞOV KANALI OLACAK

TV8 şov merkezli bir yayın politikasını benimseyecek. Acun Ilıcalı, şu an Star TV'ye yaptığı O Ses Türkiye, Survivor ve Yetenek Sizsiniz programlarını TV8'e taşıyacak. Bunun yanında Hülya Avşar'a da yeni bir şov programı yaptıracak.

ACUN'UN TV8 İLE İLGİLİ ASIL PLANI

Acun Ilıcalı bir medya patronu olmaktan çok para kazanma amacında. Asıl niyeti ise TV8'i satın aldıktan sonra kanalın ratingini yükseltim A grubuna çıkartarak bir kaç katı fiyata satmak.

31 Mayıs 2013 Cuma

Hıncal Uluç bunu hep yapıyor ama ne fayda...

Sabah gazetesinin "kerameti kendinden menkul" yazarlarından değil elbet Hıncal Uluç.

17 yaşında Yenigün gazetesinde spor sayfasında çalışmaya başlamış Uluç. 1967 yılında, askerlik dönüşü Mehmet Ali Kışlalı başta olmak üzere eski Yenigün ekibinin çıkardığı Yankı'da çalışmaya başlamıştır. Oktay Kurtböke, Cumhuriyet gazetesi yayın yönetmeni olunca haftada iki gün spor yazıları yazmaya başlamış; TRT kurulunca pazartesi günleri de yine Cumhuriyet'e tam sayfa TV sayfası yapmış... 1980 senesinde Gelişim Yayınları'nın sahibi Ercan Arıklı'nın  çağırması üzerine  dergi çıkarmak üzere İstanbul'a gelmiş, ardından Zafer Mutlu'nun daveti ile 1990 yılında Sabah'ta yazmaya başlamış...

75 yaşına merdiven dayadığı sırada kendinde özellikle gazetecilik konusunda ahkam kesmeyi de kendisinin hakkı olarak görüyor herhalde. Sık sık, Türkiye'de gazetecilik yapılmadığını, gazeteci kalmadığını filan yazıyor. Sabah arşivi bu tarz yazıları ile dolu.

Önceki gün (29 Mayıs) Gazeteler niye satsın ki?  diye bir yazı kaleme aldı Uluç. Her zamanki tepeden bakan tavrı ile yazdığı yazıda, yıllardır sık sık tekrar ettiği ve yanlış olduğunu artık internete giren herkesin bildiği bir iddiayı da yeniden yazmakta beis görmedi.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

AK Parti iktidarları iftiharla sunar Yaslıada Alışveriş Merkezi

Gerçekten de geçmişin çizgisini sürdürmek istemeyen bir toplumun ‘unutma-hatırlama’ ikiliğinden ‘hatırlama’ yönünde hareket etmesi gerektiği açık. Peki hatırlayalım da, neyi hatırlayalım?

Bugün bu konuda çalışan bilim adamlarının ezici bir çoğunluğu, esas olarak geçmişteki haksızlıkların, mağduriyetlerin hatırlanmasına ağırlık verilmesinden yana. Çünkü, Adorno’nun dediği gibi geçmişi bastırmak ve hatırlamayı engellemek, kurbanları ikinci kez kurban etmek demek. İşte bu yaklaşım, insanlık tarihinde çok yeni bir durum, çünkü bugüne dek toplumsal/ulusal hafızanın kurgulanması, ya kahramanca bir geçmişi referans alarak, ya da bizzat faillerin kurban-mağdur rolünü benimseyerek yapılırdı. Halbuki günümüzün ‘geçmişle hesaplaşma’ politikalarının esasını, bir ulusun kendini kabahatleri üzerinden tanımlaması oluşturuyor.
Ayşe Hür, Taraf gazetesindeki köşesinde 05.10.2008 tarihli yazısında böyle diyor, Hatırlamak ve Unutmak üzerine...

Adnan Menderes, idam edilen bir Başbakan olarak Türkiye'nin geçmişindeki en "hatırlanır" siyasi aktör aslında. (Sağcı) Siyasetçiler yıllarca, onun idam edilmesinin ekmeğini yedi bile denilebilir. Hatta sırf soyadı Menderes olduğu için siyasete atılan iki oğlu olduğunu hatırlamak bile yeterli. (Uzun uzun yazmayalım ama es de  geçmeyelim, benzer bir durum İnönü soyadı için de geçerli)

22 Mart 2013 Cuma

Başbakan Demirören'e Akif Beki'yi önermiş

Türkiye'nin gözü Diyarbakır'daki Newroz'da Öcalan'ın mektubuna kilitlenmişken, Cengiz Çandar "ben, Abdullah Öcalan’ın ‘deklarasyonu’ndan daha öncelikli olarak, Hasan Cemal’in yazısını bekliyorum. ‘Newroz’dan 48 saat önce, yarın yani salı günü Hasan Cemal’in yazısı çıkacak mı çıkmayacak mı?" diye sormuştu.

O yazı çıkmadı, Hasan Cemal teknik olarak Milliyet'ten kovulmuş oldu. Derya Sazak sanki kendisi kovmamış gibi "Gazetemiz ona her zaman açık" yazdı ama bir veda yazısını bile çok gördü...

Süreci ayrı bir yazı ile ele alacağım ama olayla ilgili suçlanan isim Milliyet'in patronu Demirören ile Başbakan Erdoğan. Başbakan Erdoğan'ın süreçte rolü olmadığını ispatlama görevi Yalçın Akdoğan'a düşmüştü. Akdoğan iki farklı isimle iki farklı gazetede süreci yorumladı ve Demirören'i işaret etti ama medya için yaratılan "korku" atmosferinin sorumlusunun AK Parti ve Erdoğan olduğu da ortada.


Newroz'u Türkiye'de değil de Roj TV yüzünden sorun yaşanan Danimarka ve ardından Hollanda'da geçirmeyi (belki de böyle yaparak gündemdeki ağırlığını azaltmayı planlayan) Erdoğan,   Danimarka-Hollanda ziyaretinin ardından dönüş yolunda gazetecilerle konuştu. Zaman gazetesindeki habere göre "Hasan Cemal'in yazılarına son verilmesiyle ilgili tartışmalara ne diyorsunuz?" sorusuna da cevap verdi.

27 Ocak 2013 Pazar

Türkiye'ye hakim olan "Püriten Ahlak"

Fransız Le Monde gazetesi geçenlerde Türkiye ile ilgili ilginç bir habere yer verdi. Gazete bir yandan 2 bin kadar yayını etkileyen kitap sansürünün Ocak ayında yürürlüğe giren bir düzenleme ile kaldırılması üzerine on yıllarca yasaklanmış 450 kadar eserin yeniden yayınlanabileceğine dikkat çekiyor. Diğer yandan da sansürün Türk yargı alanında devam ettiğini savunuyor ve çarpıcı bir tespite yer veriyor: "Komünizmle mücadelenin yerini püriten ahlak aldı". 
ANKA haber ajansı imzalı ve Cumhuriyet gazetesinde de bir özeti yayınlanan habere göre, Le Monde, "İstanbul'da Artık Marx Sansürlenmiyor" başlıklı haberinde aralarında yeniden yayınlanabilecek 450 kadar eserin, "darbeler ve Ankara'daki bürokrasinin" tutumu nedeniyle uzamış olan bir "kara listede" bulunduklarını kaydetti.

2 Ocak 2013 Çarşamba

Taraf'ın tirajı artmaya devam ediyor

Dostumuz Kinpi, Ahmet Altan gitti Taraf'ın tirajı neden arttı?  başlıklı yazıma yaptığı yorumda ilginç bir soruyu dillendirdi:
Taraf gazetesinin Roboski konusunda attığı son manşet (affetmeye hazırız) ve aslında daha ilginci, kendi çalışanlarının bile maaşlarını düzgün ödeyemediği iddia edilen bir gazetenin devletin bürokratlarına marka gömlekler hediye etmesi (birincil kaynaktan duydum bunu, gömleği gönderen değil ama gömleği kabul etmeyen bürokrattan) bize Taraf gazetesi hakkında ne söyler?
Şimdi gelelim rakamlara...  Aralık ayının son haftasının da satış rakamları ilan edildi.

31 Aralık 2012 Pazartesi

Bu satırları Nasuhi Güngör yazmış olabilir mi?

TRT Türk'te genel yayın yönetmeni Ümit Sezgin'in ayrılığının ardından boşalan koltuğa, Star gazetesi yazarı Nasuhi Güngör oturmak üzere. Kendisi mesela Twitter'da "henüz olan bir şey yok" diyerek reddiyor ama TRT'nin içinden kaynaklar daha önce Milli Gazete, Yeni Şafak ve son olarak da Star gazetesinde muhabirlik, editörlük, temsilcilik ve yazarlık gibi görevler üstlenen Nasuhi Güngör ile TRT Genel Müdürü'nün el sıkışıp anlaştığını söylüyor. 



Güngör'ün CV'sine baktığımızda Susurluk döneminin ilginç ve karanlık cinayetlerinden biri olan Nesim Malki cinayetinin peşine düştüğü ve başarılı bir soruşturmacı gazetecilik örneği olan “İpin Ucundakiler” ve AK Parti'nin kuruluşunu incelediği “Yenilikçi Hareket” isimli kitaplarını görüyoruz.

Bu yazıda ilgileneceğimiz kitap Güngör'ün "Yenilikçi Hareket" isimli çalışması. Zira bu kitap ile Güngör'ün bugün geldiği çizgi arasında çok büyük fark var.

28 Ağustos 2012 Salı

'Militan değil gazeteci' ama şaşırmak yetmez

Suriye'de bir Türk gazeteci kaçırıldı. Bayramın üçüncü günü haber önce twittera, ardından da internet sitelerine Türk gazeteci öldürüldü diye düştü önce.



Bianet'ten Nilay Vardar'ın haberine göre  Suriye'de öldürülen yerel muhabirlerin sayısı tutulamıyor. Ancak yine Ramazan Bayramı sırasında yaşanan ve Cüneyt Ünal'ın da kaçırıldığı silahlı çatışmalarda yaşamını yitiren Japon gazeteci Mika Yamamoto öldürülen dördüncü yabancı gazeteciydi.

1 Aralık 2011 Perşembe

Dersim Özrü'ne gecikmiş bir hatırlatma...

Türkiye tarihinde ilk defa toplumsal bir trajedi için resmen özür dilendi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 23 Kasım günü partisinin il başkanları toplantısında yaptığı konuşmada Dersim’de yaşanan olaylarla ilgili olarak, “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum” dedi.

Bundan tam 41 yıl önce, 7 Aralık 1970 günü Varşova gettosu anıtında, Polonyalı yahudileri katleden Alman Devletinin Başbakanı Willy Brandt -kendisi Nazi olmadığı halde- diz çökerek özür dilemişti.

Doğrusu ya, Erdoğan'ın Dersim için özür dilemesi ne kadar siyasi malzeme amaçlı olursa olsun, ne kadar dayanaklarından yoksun olursa olsun, ne amaçla olursa olsun bir özürdür, üstelik devlet adınadır.

Buraya kadar yazdıklarım özür olayının bir boyutu... Erdoğan'ın hanesine bir artı olarak eklenecek olumlu boyut. Peki ya olumsuz olanlar?..

Medya ile ilgili değil gibi görülebilir ama... Hatta gecikmiş ve küçük bir ayrıntı belki... Dersim'de yaşananlar için özür dileyen Başbakan'ın çok kısa bir süre önce yine gündeme gelen Dersim tartışmalarıyla ilgili tavrını hatırlamakta fayda var.


BAŞBAKAN'DAN "MERT MİDİR NAMERT MİDİR" ÇIKIŞI
"Bir bayan gazeteci köşe yazıları yazıyor, zaman zaman televizyonlarda da yorumlar yapıyor. Son yıllarda kendini kaybetmiş şekilde AK Parti'ye karşı kin kusuyor.
Ben medya vasıtasıyla da bunun iyi değerlendirilmesini istiyorum. PKK'nın yayın organına açıklama yapıyor, 'aslında zor ve yol politikaları her zaman beraber gidiyor' ifade bu. Neymiş 1935 yılında Dersim katliamı öncesinde, buraya yapılacak harekat için yol inşa edilmiş. AK Parti'nin duble yollarını da işte bu şekilde yorumluyor. Söylemek istediği şu; güya biz duble yolları, bölünmüş yolları Dersim'de olduğu gibi kolay harekat yapılsın diye inşa ediyormuşuz. Açık açık söylüyorum, bu mertlik değil, namertliktir. Böyle bir izansızlık, densizlik olur mu? Yol medeniyettir."
Bu sözleri 3 Haziran günü Konya'daki Mitingde söylemişti Başbakan Erdoğan. Gerekçe Nuray Mert'in 26 Mayıs günü katıldığı  Avrupa Parlamentosu’nda yapılan Dersim Konferansı’nda, “duble yollar” ile Dersim Katliamı öncesi imar politikası arasında paralellikler kurmasıydı. Bu konuşma Fırat Haber Ajansı tarafından haberleştirilmiş ve Türkiye medyasında da kendisine yer bulmuştu.

ZOR İLE YOL POLİTİKALARI HEP BERABER GİDİYOR

Nuray Mert, Mayıs’ın ilk haftasında bir gazetedeki yazıda yer alan “Artık zor dönemi bitti yol dönemi başladı” şeklindeki değerlendirmeye dikkat çekerek, “Aslında yol ve zor politikaları her zaman beraber gidiyor” demişti. Dersim Katliamı’nda “zor, şiddet ve imar politikasının nasıl birlikte gittiğini” hatırlatan Mert, “Benzetmek gibi olmasın, bunun ardından katliam gelecek manasında değil. 1935’te ilk raporlarda hep yol inşa edilmesinden bahsedilir, çünkü buraya yapılacak harekat için yol lazım. 1935’teki gibi bir katliamı andıracak olmasından değil ama şu anda o bölgedeki şiddet politikalarının da alt yapısı oluyor, o paralelliği hatırlatmak için” şeklinde konuşmuştu.

Başbakan Erdoğan Dersim daha önce gündeme geldiğinde "özür dilemeyi" aklından bile geçirmemişti eminim. Siyasi bir manevra olarak günü geldiğinde özür dileme başarısı politik tavrını ortaya koyan bir yaklaşım.

ERMENİLERDEN DE ÖZÜR DİLER Mİ?

Bu özür dilemenin, 1915 olayları ile ilgili beklenti doğurduğu da ortada. Kendi kişisel fikrim Tehcir'de yaşananlar için Başbakan Erdoğan'ın özür dilemeyeceği şeklinde. Çünkü Dersim (Zaza kökenleri nedeniyle) Kürt Ulusal Hareketi için dahi bir farklılığa işaret ediyor.  Dersimlilerden dilenen özür fiili olarak bir şeye tekabül etmiyor aslında. Halbuki Ermeni Tehciri, halen dünyaya dağılmış 6,3 ile 12 milyon arasında (Türkçe Wikipedi'ye göre 6,3 ile 10 milyon dünya üzerindeki Ermeni nüfusu, İngilizce Wikipedi ise 8 ila 12 milyon arasında diyor) Ermeniyi ilgilendiriyor.

Başbakan Erdoğan'ın bir sivil toplum hareketi olarak doğan "Özür Diliyorum" kampanyası için söyledikleri de bu düşüncemi doğruluyor zaten.  Erdoğan, Ermenilere karşı herhangi bir suç işlenmediğini ve işlenmeyen suç için de özür dilenmeyeceğini belirtti.["Erdoğan'dan aydınlara tepki", Akşam. 21.12.2008]