ahmet ihsan tokgöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet ihsan tokgöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2013 Cuma

1908: Babıâli Yokuşunda Gazete Yağmuru

Ahmet İhsan Tokgöz, ikinci meşrutiyetin ilanından sonra basın hayatındaki çeşitliliği ve değişimleri gazeteci gözünden anlatıyor. "Sıralanıp çıkan günlük gazeteler içinde gücünü siyasi bir kaynaktan alanlardan başkası tutunamadı."

İlk resimli kitapları bastırarak o dönem yayıncılık alanında öncülük eden Ahmet İhsan Tokgöz, Servet-i Fünun dergisinin de kurucusu. “Matbuat Hatıralarım”adlı kitabında 1868-1914 arasındaki 25 yıllık zaman dilimini gazeteci kimliği ile genel tarih, basın, yayın ve edebiyat çerçevesinde anlatıyor. Alpay Kabacalı'nın yayına hazırladığı ve İletişim Yayınları'ndan çıkan kitaptan Meşrutiyet'in 100. yılı nedeniyle ilgili bölümü aktarıyoruz.

“Eli kalem tutanlarının hepsi yazar oluyordu”

Meşrutiyet ilanının ilk on gününde doğrudan doğruya içine karıştığım siyasi rollerim bittikten sonra her gün ibrete, incelenmeye ve hikâye olunmaya değer türlü türlü olaylarla oluşumların seyircisi oldum. Hele Babıâli Caddesi, gazeteci­lik ve yazarlık noktalarından çok tuhaf manzaralar gösteri­yordu. O neydi? Sanki ülkenin eli kalem tutanlarının hepsi yazar oluyordu. Kimin beş on parası varsa, hemen bir gazete kurmaya kalkıyordu. Hazır parası olmayanlar, evlerindeki mallarını satıp matbaa ve gazete açıyorlardı. Yayına başla­yan günlük gazetelerin sayısı elliyi geçmişti; dergilerin, risalelerin hesabı yoktu.


Baş sansürcü Hıfzı Bey

İlk resimli kitapları bastırarak o dönem yayıncılık alanında öncülük eden Ahmet İhsan Tokgöz, Servet-i Fünun dergisinin de kurucusu. “Matbuat Hatıralarım”adlı kitabında 1868-1914 arasındaki 25 yıllık zaman dilimini gazeteci kimliği ile genel tarih, basın, yayın ve edebiyat çerçevesinde anlatıyor. Alpay Kabacalı'nın yayına hazırladığı ve İletişim Yayınları'ndan çıkan kitapta Abdülhamit dönemi sansürü ile ilgili satırlar çok dikkat çekici...

 
“(…)
Saraçhanebaşı’nda bahçe içinde bir ak konak; her gün güneş battıktan sonra bu konak kapısının çıngırağı sık sık çalınır; her çalışta kapıdan içeri elinde ya da koltuğunda tomar biçiminde sarılı kâğıtlarla bir hamal girer. Hamal yolu bilir; hiç kimseye bir şey sormadan doğru konağın kahve ocağına gider, elindeki yarı ıslak kâğıt tomarını oradaki ışığa uzatır, kendisi kahve ocağının bir köşesine çöker. Her akşam gelen hamallar iki olur, üç olur, dört olur kimi kez ona kadar çıkar. Bu hamallar gazete basımevlerinden gelirler. Konak Abdülhamit’in Basın Müdürü ve Başsansürcüsü Hıfzı Bey’indir.
Beyefendi yukarıda odasındadır; gazete provalarını, ilk gelen hamal sırasıyle Sansürcü Bey’in önüne dizerler.

Hıfzı Bey hepsini okur, beğenmediği yerleri bozar, kuruntuya yol açacak şeyleri kaldırır, kimi kez üç dört sütunluk bir yazıyı baştan aşağı kırmızı mürekkeple çiziverir, ya da makalenin başına “istizan” yazar; çünkü istizan ya da soru işaretiyle gelen yazıların o gece kullanılması olacak şey değildir. Bunun için idi ki gazete basımevleri Sansürcü Bey’in konağına en az iki sayfa fazla gönderirlerdi.
İlanları bile sansürcü Bey’in görmesi zorunlu idi.
(…)

Behçet zamanında sansürcü olan Hıfzı Bey 1894’de dairede kurulan basın müdür yardımcılığına geçti, daha sonra Behçet Bey’in ayrılmasıyla müdür oldu ve denilebilir ki sansürlüğün en şiddetli dönemi bu müdürlükte başlamıştır.
Tam on beş yıl, bir gün bile ara vermeden, bin türlü tehlike ve gözdağını göze alıp gündüz Babıâlide, gece sabahlara değin Saraçhanebaşı’ndaki konağında sansürcülük yapan ve ara sıra çağrıldıkça yürek çırpıntısı ile saraya koşan bu adam, nişanlar rütbeler almış, yüksek aylığa geçmiş, çok bol bağışlara konmuştu.

Zavallı adam başı taçlıların ne olduğunu anlamamış olduğu için birdenbire hastalandığı sırada her gün padişahça hatırının sorulduğu ile övünürken, hastalığının ağırlaşmasından sonra saraydan gelen giden olmadığını görerek çok üzüntüye uğramıştı; sansürcülük işi durmayacağı için daha o yatakta kıvranırken yerine adam getirilmişti. (…)”

(Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıralarım, c I. S. 82-86)