28 Nisan 2014 Pazartesi

Hangi liste daha uzun? Ulusalcıların ki mi yoksa öbürü mü?

Daha önce yine bu blogda Ulusalcılık ile ilgili ne düşündüğümü uzun uzun yazmıştım gerçi.
"Benim perspektifim "emek/sınıf" çerçevesinden. Bu açıdan bakınca "Ulusalcılık, temel çelişkiyi sermaye ile emek arasında değil, emperyalizmle milli güçler arasında görmektir." Peki ulusalcılık bir ideoloji ise, bir ideoloji kötü olabilir mi?  Birey olarak ulusalcılar iyi ya da kötü insanlar olabilir, tıpkı sosyalistlerin ya da liberallerin de iyi ya da köyü insanlar olabileceği gibi.
Ama bir ideolojiyi, ahlak perspektifine çekip iyi ya da kötü diyemeyiz.
İnsanlar ideolojilerin peşi sıra, 'iyi' olduğu için değil, sorunlarına doğru çözümler önerdiğini düşündükleri için giderler. Ulusalcılar da benzer bir şekilde kendilerinin haklı, önerdikleri çözümlerin doğru olduğunu düşünüyor."
Böyle bakınca ulusalcılar  ile bireysel bir gerilimim, kavgam yok. Ama onlar sosyalizmi emek/sınıf perspektifinden koparıp, "doğru olan milli bakıştır" filan gibi  sözler edince iş çığrından çıkıyor.

ULUSALCILAR KÜRT, ERMENİ, YAHUDİ DÜŞMANI MI?

Uzun bir alıntı olacak ama 10 Nisan'da Soner Yalçın'ın Sözcü gazetesinde kaleme aldığı yazıya bir atıf yapacağım önce.  "Ulusalcılar Kürt düşmanı mı?" sorusuna yanıt veren Yalçın, Marks, Engels ve Lenin'den aldığı desteklerle şöyle gerekçelendiriyor duruşunu:

Deniyor ki; Ulusalcılar Kürt’e düşman!
Tarihsel gerçekle bağını koparan çevrelerde böylesine büyük kafa karışıklığı yaşanıyor.
En iyisi meseleyi yine tarihsel örnek üzerinden anlatayım. Şöyle…
Burjuva devrimi Avrupa’da her ülkede başaramadı. Örneğin Slavlar!
Slavlar’ın temel sorunu, monarşist feodal egemenlikleri yıkmayıp, kendi varoluş koşullarını gelecekte değil geçmişte aramalarıydı! Yüzyıllardır içinde bulundukları donmuş yapı, onları doğası gereği bu yapının korunması yönünde bir çabaya sevk etti.
Bu nedenle, Hıristiyan Ortodoksluğun merkezi Rus Çar’ın başını çektiği bir Slav bütünlüğü içerisinde yer almak istediler: Panslavizm.
Bu realite ortaya şunu çıkardı:
Ulusal bir pazarın ve onun ifadesi olan kapitalist üretim ilişkilerinin olmadığı veya yaratılamadığı durumda, söz konusu topluluklar/etnisite kendi varlıklarını koruma güdüsüyle gerici bir işleve sahip oluyor.
Slavlar bu sebeple Avrupa devriminin baş düşmanı durumuna geldi. Rusya tarafından hep kullanıldılar.
Marks’tan Lenin’e kadar “sol’un önderleri” ulusal hareketleri, aydınlanma savaşımının bir parçası oldukları ve gericiliğe karşı savaştıkları sürece destekledi.
Marks, bu nedenle Mithat Paşa’yı destekledi.
Lenin, bu nedenle Mustafa Kemal’i destekledi.
Bu nedenle Avrupalı devrimciler; gerici Slavlara karşı çıktı; ilerici Polonya’ya destek verdi.
Mesele sevip-sevmeme romantizmi değil tarihsel gerçekçiliktir.
Lenin ne diyor: “Halkın devrimci çıkarları, gericiliğin hizmetindeki bazı küçük ulusların hareketinden üstündür. Bir ülkedeki bir hareket bir başka ülkenin entrikalarının aleti olabilir ve bu işe kilise, mali çevreler ya da kralcılar katılabilir; biz o zaman, bu hareketi desteklemeyiz.”
Bu tarihsel gerçekleri-kavramları bilmeden Türkiye’de hala ne diyorlar: “Ulusalcılar Kürt’e düşman!”
Hadi canım sizde! O halde, enternasyonalizm’in kurucusu Marks da ırkçı! Sapla saman birbirine karıştırılıyor.

Kastedilen “Çar’ın” gölgesinde kalarak varlığını sürdürmeyi düşünen “Slavlar” ise haklısınız; hiçbir ulusalcı, feodalizmle barışık, emperyalizm gölgesindeki “Slav Hareketini” desteklemez!
Etnisiteye bakmadan; özgür, eşit, kardeş ve tam bağımsız Türkiye’yi kurmak isteyenlerle, devrimci ulusalcıların yolu bir’dir.
Ayakları Anadolu toprağına basan, bir orta sınıf isyanı olan, Gezi ruhu işte tam da budur.
Laf oyunlarına, alıntı kurnazlıklarına girmeyeceğim hiç. Bu alıntı Soner Yalçın'ın tavrını, duruşunu ortaya koymak içindi aslında.

Şimdi gelelim asıl meselemize: 1915'de katledilen Ermeni gazeteciler...

BU TOPRAKLARDA 1915 YILINDA ERMENİLER ÖLDÜRÜLDÜ

2010 yılında TGC tarafından övgüye değer bulunan (ancak düzenlenen yarışmadan sonra kimsenin dikkate almadığı) "Kanla Sansür" isimli çalışmamda şöyle diyordum:

Gazeteci cinayetleri ile ilgili olarak bu güne kadar hiçbir akademik ve mesleki platformda ele alınmamış olan bir durum da 1915 yılında Osmanlı Devleti’nin aldığı tehcir kararı ve bu karardan etkilenen Ermeni kökenli Osmanlı gazetecilerdir.
Bu çalışma kapsamında yaptığımız tarama ile 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gerçekleşen ve 250’ye yakın Ermeni aydınının tutuklanıp sürüldüğü; ardından da Teşkilat-ı Mahsusa’nın örgütlediği çeteler tarafından öldürüldüğü süreçte gazeteci sıfatı taşıyan 22 Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşının yaşamını yitirdiğini gördük.

Ancak bunlardan sadece 7 tanesi hakkında kesin ve net Türkçe bilgiye ulaşabildiğimiz de bir gerçek. Öldürülen gazeteciler hakkında bir çalışmanın, öldürülen Ermeni kökenli gazetecilerin isimlerinin anılmaksızın eksik kalacağının altını bir kez daha çizmekte fayda var.

1915 yılında sadece İstanbul’da tutuklanan, sürülen ve sonra da öldürülen bu gazeteciler dışında Ermenilerin Suriye’ye zorunlu göçleri sırasında Anadolu’da mesleğini yapan nice isimsiz gazetecinin de bu süreçten etkilendiği ve yaşamını kaybetmiş olabileceği de unutulmamalıdır.

Tehcir ve sonrasında yaşananlar giderek daha fazla tartışılıyor olmasına rağmen Türkçede henüz sistematik bir çalışmanın olmaması bu konuda daha fazla söz söylememizin önünde engel teşkil ediyor.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, bu cümleler yüzünden çalışmayı değerlendirirken "yarım kalmış olmasını" gerekçe göstererek "mansiyon" vermeyi uygun gördü. Ben çalışmamda 1915'te öldürülen 7 Osmanlı vatandaşı Ermeni gazeteci hakkında net bilgi verebilirken 15 isim hakkında bilgi bulamadığımı yazıyordum.

Ancak bilgi bulabilenler de vardı. Türkiye'de yayıncılık sektörünün onurlu bir temsilcisi olan Ragıp Zarakolu, 32 Ermeni gazeteci ve yazarın 1915'de tutuklanıp sürüldüğünü ve bu süreçte öldürüldüğünü ortaya koyuyordu.

Bu arada Çağdaş Gazeteciler Derneği, adına ve siyasi tavrına uygun bir tutumla, 1915 soykırımı sırasında öldürülen 9 Ermeni gazeteci ve yazarın ismini "Türkiye'de Öldürülen Gazeteciler" listesine ekledi. Ancak benzer bir liste hazırlayan ve benim yukarıda sözünü ettiğim çalışmamı "övgüye değer"
bulan TGC böyle bir girişimde bulunmaktan ısrarla kaçındı.

Bu arada 19 Nisan 2011 günü, 1915 soykırımında öldürülülen  Ermeni gazetecilerin isimlerinin, meslek örgütlerince, ''öldürülen gazeteciler listesi''ne alınmasını isteği ile Beyoğlu'ndaki Cezayir Lokantası'nda bir araya gelen, Agos Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş, gazeteciler Bülent Tellan, Ali Bayramoğlu ve yazar Ragıp Zarakolu bir basın toplantısı düzenledi ve konu yeniden gündeme geldi.

TAZİYE GELİNCE SONER YALÇIN NELER YAZDI

Başbakan Erdoğan'ın gündemi yönetebilmek ve istediği gibi yönlendirmek için 1915 yılında ölen Ermenilerin torunlarına taziye mesajı gönderene kadar yeniden gündeme gelemeyen bu konu, geçtiğimiz pazar günü Sözcü gazetesindeki köşesinde Soner Yalçın tarafından farklı bir perspektiften yazılınca, benim de bu yazının başına oturmam şart oldu.

Şart oldu çünkü Soner Yalçın,  "Öyle bir anlatıyorlar ki sanki İstanbul’daki tüm Ermeni gazeteci-yazarlar idam edildi!" derken, tıpkı daha önce defalarca yaptığı gibi gerçekleri çarpıtmayı tercih ediyordu.

Evet 1915 yılı 24 Nisan'ında İstanbul'da Ermeni halkının önemli isimleri tutuklandığı ve peyderpey sürgüne gönderildiğinde herkes öldürülmemişti. Elbette sürgünde yaşamayı başarabilenler, sürgünden dönebilenler olmuştu.  Elbette ilerleyen dönemde Almanya'da Nazi'lerin yaptığı, Rwanda'da, Sudan'da yaşananlar gibi herkesin düzenli ve sistematik bir şekilde öldürüldüğünü söylemek haksızlık olur. Ancak yaşananları, "ama bunlar öldürülmemiş demek ki soykırım olmadı" şeklinde çocukça bir mantık ile açıklamak da hem adil değil hem de haksızlık.

Gelin bir bakalım neler yazmış Soner Yalçın?

1915′TEKİ GAZETECİLER-YAZARLAR

Öyle bir anlatıyorlar ki sanki İstanbul’daki tüm Ermeni gazeteci-yazarlar idam edildi!
Oysa…

Arşag Alboyacıyan, Osmanlı’nın önemli tarihçilerinden biriydi. Tehcir dönemi de dahil 1908-1918 yılları arasında Püzant Keçyan tarafından çıkarılan “Püzantion” adlı Ermeni gazetenin yazarlarındandı.
Toros Azadyan, Ermeni tarihçiydi. 1915’te öğretmendi. “Arevelk” (Şark) ve “Zartonk” (Uyanış) dergilerinde yazılar yayınladı. Kitaplar çıkardı.
Arşag Babikyan, 1915’te “Le Soir” (Akşam) ve “Hilal” adlı gazetelerde makaleler yazdı.
Hırand Asadur, tanınmış bir Ermeni tarihçiydi. 1915’te Bahriye Haciz Temyiz Komisyonu üyesiydi.
Yetvart Alyanakyan, antikacıydı ama aynı zamanda gazeteciydi. Ermeni dergi ve gazetelerine tarihe ilişkin yazılar kaleme alırdı.
Zabel Hancıyan, “Sibil” mahlasıyla tanınan Ermeni yazardı. Ermenice hikayeler-şiirler yazdı; Fransızca’dan çeviriler yaptı.
Harutyun Mırmıryan, tarihçiydi. Kitapları vardı. Ermeni dergi ve gazetelerinde makaleler yazdı.
Hovhannes Apikyan, asıl mesleği matbaacılıktı. Bahriye Nezareti Matbaası’nda müdürlük yaptı. Ermeni basını hakkında yazılar kaleme aldı.
Rapayel Aptullah, Fransa’da ziraat üzerine okurken 1915’te İstanbul’a dönerek Fransız mekteplerinde öğretmenlik yaptı. Ermeni yetimhanelerinde müdürlük yaptı. Kitaplar yazdı.
Hovhannes Aznavor, matbaacıydı. Ermeniceye çevirdiği Nasrettin Hoca hikayelerini matbaasında bastırdı. “Khelok Tavit” (Uslu Tavit) adlı mizah gazetesi çıkardı.
Mıgırdiç Acemyan, Ermeni şairiydi. İstanbul’da Posta Telgraf Nezareti’nde çalışmaya devam etti.
Süzan Adil, İstanbullu ressamdı.
Bedros Adruni, İstanbullu, Ermenice çıkarılan “Gırtaran” (Mektep) dergisinin yayın müdürüydü. Aynı isimli bir başka Bedros Adruni ise “soykırım” yapıldı denen dönemde ülkenin Ermeni okullarında öğretmenlik-müdürlük yaptı.
Hovhannes Aleksanyan, 1868 Adapazarı doğumluydu. Üsküdar Amerikan Koleji’nin unutulmaz öğretmenlerinden biriydi.
İstepan Akayan, İstanbullu minyatürist idi.
Liste uzun…
Hiçbiri tehcire gönderilmedi…
Hiçbiri idam edilmedi…
Soner Yalçın yazısını "Liste uzun… Hiçbiri tehcire gönderilmedi… Hiçbiri idam edilmedi…" diyerek bitiriyor.

Gerçekten de öyle mi peki... Soner Yalçın öyle diyor... Gelin ben de size öldürülen Ermeni gazetecilerin isimlerini ve kim olduklarını yazayım:

SOYKIRIM KURBANI ERMENİ GAZETECİ, YAZAR VE AYDINLARIN LİSTESİ

1- Kevork Ferid, Tasvir'i Efkar gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor.

2- Hovhannes Kazancıyan, gazeteci-yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor.

3- Krikor Torosyan, Dizağik mizah dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Akıbeti bilinmiyor

4- Sarkis Minasyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ayaş, 5 Mayıs 1915

5- Sarkis Suin (Süngücüyan), İravunk (Hak) gazetesi, 1 Haziran 1915'te tutuklandı. Akıbeti bilinmiyor.

6- Nerses Papazyan, (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

7- Harutyun Şahrigyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, milletvekili, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

8- Garabed Paşayan Khan, yazar, doktor, milletvekili, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

9- Levon Larents, Tsayn Hayrenyats (Vatanın Sesi) gazetesi, Murc (Çekiç) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

10- Simpad Pürad, Pünig gazetesi, Kağapar (Fikir) dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

11- Hampartsum Hampartsumyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

12- Keğam Parseğyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

13- Şavarş Krisyan, Marmnamarz (Beden Eğitimi) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

14- Siamanto (Adom Yarcanyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

15- Armen Doryan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915

16- Sarkis Parseğyan (Şamil), Aşkhadank (Emek) gazetesi, Ankara 1915

17- Yervant Srmakeşhanlıyan (Yerukhan), gazeteci-yazar, Harput, 1915

18- Tılgadintzi (Hovhannes Hanıtyunyan), gazeteci-yazar, Harput 1915

19- Gagik Ozanyan, Merzifon Halguni dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Sivas 1915

20- Mardiros H. Kundakçıyan, Ceride-i Şarkiye gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Kayseri'de idam edildi.

21- Vıramyan (Onnig Tertsagyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, Van, 1915

22- Dikran Odyan (Aso), Yergir (Ülke) gazetesi, 1915

23- K. Khajag (Karekin Çakalyan), yazar, Diyarbakır 1915

24- Rupen Zartaryan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır 1915

25- Karakin Gozikyan (Yesalem), Manzume gazetesi, NorGyank (Yeni Hayat) dergisi, Trabzon sürgünü, 1915

26- E. Agnuni (Khaçadur Malumyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır, 5 Mayıs 1915

27- Krikor Zohrab, gazeteci-yazar, milletvekili, İstanbul 20 Mayıs 1915 sürgünü, Urfa, 15 Temmuz 1915

28- Mihran Tabakyan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Yozgat, Ağustos 1915

29- Hagop Terziyan (Hagter), gazeteci-yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Yozgat 24 Ağustos 1915

30- Diran Kelegyan, Sabah gazetesi yayın yönetmeni, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915

31- Taniel Varujan, yazar-şair, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915

32- Rupen Sevag, (Çilingiryan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915
TEHCİR MÜDÜRÜ AHMET REFİK ANLATIYOR

Daha kanıt ister misiniz? 1915 yılında 1915 yılında Eskişehir vilayeti tehcir merkezi müdürlüğü yaparken aldığı notları 1918 yılında İkdam gazetesinde yazı dizisi olarak yayımlayan Ahmet Refik Altınay'ın  İki Komite, İki Kıtal Kafkas Yollarında (Tarihe Yolculuk) diye yeniden basılan anılarına bakalım mı?

"(c)esim bir ermeni konağı şehzadegana sarısu köprüsü civarında kanarya sarısı rengindeki yan yana iki ermeni evi talat bey'le yar-ı garı canbulat bey'e, içeride ermeni mahallesinde muhteşem bir ermeni köşkü topal ismail hakkı'ya, istasyona yakın, oturmaya salih bütün evler ittihad'ın en mühim ricaline tahsis olunmuş". (s 10)

"artık eskişehir ermenileri de çıkarılmıştı. kıymetdar halıları ve eşyaları kâmilen evlerinde idi. fakat hüküm bunları muhafazadan acizdi. sahipsiz kalan evler güya polisler tarafından muhafaza olunuyordu. hâlbuki geceleyin halılar ve davarlar, kıymetdar eşya kâmilen çalınıyordu. aynı hal izmit'in adapazarı'nın tahliyesi esnasında da vukua gelmiş, eşyalar çalındıktan sonra izi belli edilmemek için evler ateşe de verilmişti." (s. 34-35)

"ermeni zenginlerinin evleri satın alınmış, takrir verilir verilmez paralar zorla zulüm ile istirdat olunmuştu... bu fecaatleri duyup da müteessir olmamak kabil değildi... bu hareket, beşeriyet namına bir cinayetti. hiçbir hükümet, hiçbir devirde, bu derece gaddarane bir cinayet ika etmemişti." (s. 45)

"hususiyetle milli ticaret, adeta bir milli cinayetti. bu cinayete iştirak için nazırlar, defterdarlar, valiler ve mutasarrıflar memuriyetlerinden istifa ediyorlar, el birliğiyle bedbaht halkı öldürmeye çalışıyorlardı. fakat bu cinayette en ziyade iştiraki olanlar, ticaretle meşgul mebuslardı. ittihad'ın tacir ve muhtekir mebusları milletin en muhakkir sınıfını teşkil ediyorlardı. ittihad'ın cinayeterini tasdik için bu zatların ağızlarına topal ismail hakkı çuvallarla şeker atıyor, talat deste deste imtiyaz beratları tıkıyordu." (s. 60)

"çerkez ahmet, ermeni fecayii için mühim bir vesika idi. bu kanlı hadisenin safahatını bizzat failinden dinlemek istedim. çerkez ahmet'e vikayet-i şarkiyede neler yaptığını sordum. çizmeli ayaklarını birbirinin üstüne attı, cigarasının dumanlarını karşısına savurdu: 'bey birader', dedi, 'şu hal namusuma dokunuyor. ben vatanıma hizmet ettim. gidin, görün. van ve havalisini kâbe toprağına döndürdüm. bugün orada bir tek ermeniye tesadüf edemezsiniz. vatana bu kadar hizmet ettim: sonra o talat gibi hergeleler istanbul'da buzlu bira içsinler, beni böyle tahe'l-hıfz getirtsinler, yok bu haysiyetime dokunuyor!'... çerkez ahmet'ten daha fazla malumat almak istiyordum: peki bu zöhrab filan noldular? 'duymadınız mı? hepsini geberttim.' cıgarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti: 'halep'ten çıkmışlardı. yolda rast geldik, derhal arabalarını kuşattım. gebereceklerini anladılar. vartakes dedi ki: peki ahmet bey bizi bunu yapıyorsunuz, fakat araplara ne yapacaksınız? sizden onlar da memnun değiller. o senin bileceğin iş değil kerata dedim, bir mavzer kurşunu ile beynini patlattım. sonra zöhrab'ı yakaladım. ayağımın altına aldım. koca bir taşla kafasını ezdim, ezdim, geberinceye kadar ezdim." (s. 42)
Son alıntıda sözü edilen Zöhrab, tehciri düzenleyen İttihak ve Terakki Partisi listesinden Meclis'e seçilmiş bir milletvekili olan Kirkor Zöhrab'tan başkası değil. 

HALİDE EDİP BİR KATİLİN ELİNİ SIKIYOR

Cemal Paşa'nın direktifi ile Lübnan'a doğru yola çıkan ünlü romancı Halide Edip Hanım'a bir kulak verelim isterseniz. Ayşe Hür özetliyor yaşananları:

Adana yakınlarındaki istasyonlardan birinde trene İttihat ve Terakki'nin ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucu ve en etkili yöneticilerinden Dr. Bahaeddin Şakir binmişti.

Meclis-i Mebusan Reisi Ahmet Rıza Bey'in "Zeki, biraz mutaassıp bir vatanperver idi. Müslüman olmayan milletlere husumeti vardı (...) Ermenilere düşman idi (...) Bir gün Nişantaşı'nda karşı karşıya geldik. Tuttukları yolun doğru olmadığını söyledim. Ne kadar doğru olduğunu yakında göreceksiniz dedi" diye bahsettiği kişiydi Bahaeddin Şakir.

Ünlü İttihatçı gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın'ın "[1915-1917] Tehcir işinde Bahaeddin Şakir'in rolü nedir? En hususi toplantılarımızda bile bu mesele teşrih edilmemiştir, aydınlanmamıştır. Açık, kati bir kanaatim yok, fakat başka meseleler konuşulurken, ağızdan çıkmış bir kelimeden, sızmış bir fikirden, zapt edilememiş jestlerden, hâsılı gözle görülmeyen, fakat insanda bir şüphe uyandıran ince ve hafif delillerden, bende kuvvetle peyda olan zanna göre, tehcir işinin en büyük amili (uygulayıcısı) ve haliki (yaratıcısı) odur. Yalnız başına Şark vilayetlerini dolaşarak [tehcire] zemin hazırladığını, esası kararlaştırdığını ve şahsi kanaatlerini tatbike çalışırken, haiz olduğu mevki dolayısıyla, emirlerinin Merkez-i Umumi ve hükümet emirleri diye telakki olunduğunu ve nihayet hükümetteki bazı nafiz arkadaşlarını da sürüklediğini kuvvetle zannediyorum" diye bahsettiği kişiydi Bahaeddin Şakir.


İttihat ve Terakki'nin uzun süre genel sekreterliğini yapmış olan Mithat Şükrü Bleda'ya göre, 27 Mayıs 1915 tarihli "Geçici Tehcir Kanunu"nun çıkarılması için en çok uğraşan adamlardan biriydi Bahaeddin Şakir.

"Bir katilin elini sıktırdınız"

Falih Rıfkı'ya göre, Halide Hanım, Bahaeddin Şakir'in adını ve önemini biliyorsa da o karşılaşmaya kadar Ermeni politikasındaki rolünün farkında değildi. Bahaeddin Şakir ise, o güne kadar kendisi gibi düşünmeyen bir Türk milliyetçisine rastlayacağını hatırına bile getirmemişti. Uzun bir konuşmadan sonra Bahaeddin Şakir trenden inmişti. O indikten sonra Halide Hanım Falih Rıfkı'ya "Bana bilmeyerek bir katilin elini sıktırdınız" demişti. Bahaeddin Şakir ise vedalaşırken Falih Rıfkı'nın kulağına eğilerek "Senin gibi yetişecek kıymetli gençleri, bu kadınla temas etmekten menetmelidir" demişti. Falih Rıfkı'ya göre ikisi de birbirinden nefret etmişlerdi.
SANSÜRLENEN NAZIM HİKMET ŞİİRİ

Nazım Hikmet'e bakalım mı mesela? Ne diyordu mesela, oğlunu doğurmak üzere olan karısı ile beraber Anadolu yakasındaki evinin çevresinde akşam gezintisine çıkan büyük şair:
Bakkal karabetin ışıkları yanmış
affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına
UNESCO'nun 100'üncü doğum yılı nedeniyle 2002 yılını Nâzım Hikmet Yılı ilan etmesinin ardından Kültür Bakanlığı da etkinlikler düzenlemiş, Fazıl Say tarafından   Nâzım Oratoryosu bestelenmişti. Genco Erkal tarafından seslendirilen Nâzım'ın şiirlerinden biri de  "Akşam Gezintisi" idi ama  bu satırlar sansürlenerek okunmuştu... 

EVET LİSTE GERÇEKTEN UZUNMUŞ
  
Liste uzunmuş değil mi?

Ama uzatmaya gerek yok. Osmanlı devletinde hükümeti ele geçiren bir grup, devleti kurtarma bahanesiyle bir dizi suç işledi. Bu suçlar içinde Ermeni Tehciri de var. Biz tehcir diyelim, Ermeniler  Meds Yeghern (Büyük Fekalet) desin... Obama'nın ne dediğinin zaten ne önemi var. Önemli olan kimin ne dediği değil. Tarihi istediğimiz zaman, ideolojimize göre çarpıtmamak.

Tutuklanan, sürülen, kim zaman yürüyerek, kimi zaman istiflendikleri trenlerede günlerini aç bilaç geçiren yüzbinlerce insan. Bunlar içinde ülkenin en iyi eğitimli, en elegan insanlarından bir kısmı yer alsın... Ve bu hercümerç içinde yaşama tutunabilenleri, ölmeyen, vatanına geri dönenleri, "ulusalcı" ideoloji suçun üstünü örtmek için kullansın...

Bir başka şairin, Ahmet Arif'in dediği gibi bitireyim o zaman: "He canım / Sen getir üstünü"



Not: Başlıkta "Hangi liste daha uzun? Ulusalcıların ki mi yoksa öbürü mü?" dedim demesine ama yanlış anlaşılmasın. Öldürülen gazeteci listesi daha uzun demek ki soykırım yapıldı gibi nitel, saymaya dayalı bir şey söylemeye çalışmıyorum. Sözünü ettiğim listelerin uzun olmasının bir şey ifade etmeyeceği... Yanlış anlaşılmamak için bir kez de buraya yazayım dedim...


9 Şubat 2014 Pazar

Yaşar Nuri konuşunca olanlar olmuş Saba... Herşey yolunda değilmiş.

Tarih: 14 Haziran 2013
Saat: 12.16
Telefonun bir ucunda Başbakan Erdoğan var diğer ucunda ise "Alo Fatih" Fatih Saraç.

Konu, Ciner Medya Grubu’nun ihalesiz bir şekilde TMSF'den aldığı Show TV'da yayınlanan “Saba Tümer’le Bugün” programı.

Başbakan Erdoğan, programa konuk olarak katılan İlahiyat Profesörü Yaşar Nuri Öztürk’ün yorumlarından öyle rahatsız olmuş ki, azarın kalayın bini bir para... Tabi özürün, af dilemenin, mahçubyetin de... Ufuk Köroğlu bugün piyasaya çıkan  Karşı Gazetesi'nin ilk manşet haberinde bu görüşmenin tapelerini yayınladı:
Recep Tayyip Erdoğan: Yanında kimse var mı?

Fatih Saraç :
Şu  kapıları kapayın... Yok efendim


Recep Tayyip Erdoğan:
Ya bu Show’da Yaşar Nuri’yi hiç dinliyor musunuz? Adam bize ne hakaretler yapıyor. Ya sen İslam’ı bilen birisin Fatih. Ya bu adamı nasıl çıkartıyorsunuz? Hiç siz ya


Fatih Saraç
: Abicim, sayın Başbakanım kesinlikle böyle bir şey yok. Hatta şunu söyledim. Bitirin dedim. Süresinde bitirmek sizin hassasiyetinize


Recep Tayyip Erdoğan:
Yani halka biz afedersin seçimden önce kömür dağıtıyormuşuz, pirinç dağıtıyormuşuz yani


Fatih Saraç
: Çok özür dilerim efendim. Sizi üzdüğüm için çok özür dilerim mahcubum. Anlaşılmıştır efendim. Tamam efendim. Çok özür diliyorum.
O PROGRAMDA NELER OLMUŞTU?

Saba Tümer ile birlikte cuma günleri Show TV'de ekrana çıkan Yaşar Nuri Öztürk, program başladıktan 15 dakika kadar sonra hükümeti, AK Partiyi ve Başbakan Erdoğan'ı isim vermeden sert bir şekilde eleştirip bir de üstüne konuyu Gezi Parkı eylemlerine bağlayıp Erdoğan'a yönelik "direnişin üzerine panzerleri salıyorsun Nereye kadar götüreceksin bunu, bağırıp çağırıyorsun, gözlerini faltaşı gibi açıp…" diyince olanlar oldu. Bakın neler demişti Yaşar Nuri Öztürk:

Yaşar Nuri Öztürk: Dünya standartlarına bakın, açlık ve yoksulluk sınırını belirleyen rakamlar var. Türkiye'de mesela işi var denilen insanların çoğu açlık sınırının altında para alıyor. Bu insanların dünya standardında işi var mı? Kaldı ki dünya standartlarını geçin, Türkiye standarlarının bile işsizlik yüzde 20'yi bulmuş. Siz makro planda Türkiye'deki parayı, 74 milyona bölerek fert başına millil gelir hesaplıyorsunuz. Böyle bir şeytanlık var mı kim yutar bunu?

50 tane holdingin kasasına giden paraları nüfusa böl, fert başına milli gelir hesapla. Utanmıyor musun sen? O paradan Çemişkezek'deki, Taşlıtarla'daki, Sürmene'deki, Bayburt'daki adamın sofrasına bir zeytin gitmiş mi?

Ondan sonra Ramazan'da yemek çadırı açıp, tabiri caiz ise insanları ne yerine koyuyorsun? Beş çuval kömür, üç file yiyecek ile seçim arifelerinde bakar mısınız? Ondan sonra Direniş oldu… Direniş olunca ne yapıyorsun? Panzerleri üstüne salıyorsun. Nereye kadar götüreceksin bunu, bağırıp çağırıyorsun, gözlerini faltaşı gibi açıp… Nereye kadar götüreceksin bunu. Kendine baksana aynada.

Saba Tümer: Her şey olumluya gidiyor. O kadar umutsuz olmayın bence.

Yaşar Nuri Öztürk: Hayır ben umutsuz değilim. Ben umutsuz olsam son 35-40 yıldır hiç konuşmamam gerekirdi. Gider avukatlık yapardım her halde.

Saba Tümer: Orada konuşurdunuz hocam…

Yaşar Nuri Öztürk: Evet gider para kazanırdım.


REJİ UYARDI REKLAM ARASINA GİTTİLER VE...

Bu diyalogun ardından "Ben bir 60 saniye ara vermek istiyorum." diyen Saba Tümer, yaklaşık 1 dakika süren reklam arasından döndükten sonra tekrar "Şimdi bir reklam arası verelim, Hocam siz sorularınızı okuyun, izleyicilerimiz de sorularını yollasınlar, sonra devam edeceğiz" dedi ancak program reklam arasından sonra birden bire, jenerik bile girmeden bitti.

Biz medya dünyasındakilerin reji uyarısı ile gerçekleştiğini düşündüğümüz yayın kesintisinin kaynağı meğer daha yukarılar, hatta en tepedekiymiş.

HOCA ELEŞTİRİLERİNİ BİLEREK YÜKSEK TONDAN YAPTI

Milliyet gazetesinde  televizyon yazıları yazan Sina Koloğlu 18 Haziran günü, yani olaydan 4 gün sonra köşesinde yaşananları şöyle yorumlamıştı:
"Yaşar Nuri Öztürk'le sanırım Show TV'nin muhabbeti bitmiştir. "Yayından kaldırın" kararını veren kimdir? Belli. Yaşar Nuri Öztürk, bir zamanlar Habertürk gazetesinde yazıyordu. Yazması istenmedi. Bana göre Hoca eleştirilerini bilerek yüksek tondan yaptı. Zaten bu kanalda programının devam etmesi mümkün değildi. Saba Tümer cephesindeyse durum farklı. Olan bitenden haberi yoktu benim bildiğim. Yani reklamların bu kadar uzamasından ve verilen karardan."

SABA TÜMER: HERŞEY NORMAL

Biz haberi Yaşar Nuri konuştu Saba Tümer bitti! diye kullandık çalıştığım internet sitesinde. Saba Tümer ise bu durumdan rahatsız olmuş olacak ki, reklam arasında biten programının yayından kaldırıldığı iddiasını yalanladı,  neden veda etmediğini twitter'dan şu sözlerle açıklamaya çalıştı:

*Her yilki gibi okullarin kapanmasiyla beraber bizde SEZON FINALI yaptik. Memleketimde yasanan olaylar yuzunden tatile girdik laylaylom demek icimden gelmedi normal olarak. Yani arkadaslar anlayacaginiz hersey normal ve akisinda:)) eylulde gorusmek uzere...
Böyle diyordu "Bayan Kahkaha" ama normalde 1.5 saat süren programın 20 dakikada neden 'veda bile edilmeden' kesilidiğini açıklamaya yetmiyordu bu herşey normal mesajı.

Saba Tümer herşey normal diyordu ama onun yayın saati için Ağustos ayında Gülben Ergen ile anlaşma yapıldığı ortaya çıktı önce, ardından da Acun Ilıcalı'nın Başbakan Erdoğan'ın direktifi ile satın aldığı TV8 kanalı Saba Tümer ile anlaştı.

Tüm bunlardan arta kalan ne? Başbakan Erdoğan'ın sabahtan akşama kadar Habertürk, Show TV gibi kanalları izlediği, beğenmedi programlar için kanal yönetimini ya da Alo Fatih'i aradığı mı? Sadece bunlar olsa belki "aman canım o da insan, tabii izleyecek" der, hatta "sırf 24 TV izlemesinden daha iyidir yahu, bırakın Show TV de izlesin biraz" derdik... Lakin bunlardan daha önemli bir şey var. Bir başbakan'ın programı beğenmedim demesi üzerine yayından kaldırılmasını sağlayan mekanizma. Alo Fatih'in, "burası Cemaatin kanalıdır" diyen patron Turgay Ciner'e rağmen, kanalın tepesine gelip oturması, Show TV'nin ihale bile yapılmaya gerek duyurlmadan Ciner grubuna verilmesi, bu medya yapısının geri dönüşü olmayan bir şekilde dönüşmesi...

Bunlar bence Başbakan'ın beğenmedi yayınları sansürlemek için kanalı aramasından daha vahim...

7 Şubat 2014 Cuma

Fatih Altaylı: Ankette Manipülasyon yapsam... Ne dersin?

13 MART 2013

Habertürk gazetesi genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı, bundan sonra başbakan Erdoğan'ın kendine hitabı  "Alo Fatih" ile anılacak olan Habertürk Televizyonu Yönetim Kurulu Başkanvekili Fatih Saraç'ı arıyor ve anketlerde manüplasyon yapayım diyor:

f.saraç - evet?

f.altaylı - diyorumki ben, bu anketin bdp ile olan bölümünü ben biraz anket şirketiyle konuşsam, iki puan yüksek göstersek ne dersin?

f.saraç - mhp'ninkini alıp oraya koyun ya.

f.altaylı - hı?

f.saraç - mhp'ninkini alıp oraya koyun.

f.altaylı -
işte biz kararsızlardan biraz aktarırım, biraz mhp'den aktarırım falan manipülasyon yapıyım.

f.saraç - ama bazı bilgiler var ha, onu şimdi oradan çıktım şeyde, çamlıca’dayım. (başbakan’ın kısıklı’daki evinden çıkıyor) yani seninle konuşacağım nelerini yayınlayacan, ne yapacan.

f.altaylı - işte konuşalım onları bi.

f.saraç - tamam, ben seni çıkıyım, yarım saat sonra çıkıyorum.

f.altaylı - ben ...

f.saraç - seni arayabilirim ama.

f.altaylı - tamam okey, çıkınca ara beni.

f.saraç - tamam hadi.

f.altaylı - tamam hadi, bay bay.



 

6 MART 2014 

Habertürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı yukarıdaki ses kaydı, internette yayınlandıktan sonra, ses kayıtlarının montaj olduğunu, konuşmanın bütününe bakmak gerektiğini savunarak "Gelen anketi olduğu gibi yayınladık.Bizi bu kavgada bir taraf yapmak istiyorlar. Habertürk de inatla kimsenin yanında yer almıyor." dedi.

Kendini mağdur ilan etti

Altaylı doğal olarak kendisini sıkıntıya sürükleyecek bu ses kasetleriyle ilgili iddiaları yalanlayarak kendini mağdur ilan etmeyi de ihmal etmedi. Altaylı, konuyla ilgili hiç bir alakası olmamasına rağmen "2007'de benim başında bulunduğum gazeteye sahte bir belgeyle el kondu. Bunu niye kimse hatırlamıyor? Medyada Fatih Altaylı ve Ciner Grubu'nun ödediği bedeli neden kimse hatırlamak istemiyor" dedi.

Diğerlerine bok attı!

Habertürk Televizyonu Yönetim Kurulu Başkanvekili Mehmet Fatih Saraç 'ın gazetedeki konumunun da açık olduğunu belirten Altaylı, "Saraç Grubun yönetiminde. Gazetede adı yazıyor. Gizli saklı bir şey değil. Habertürk'te her şey şeffaf. Diğer gruplarda neler oluyor, kimse buna bir şey demiyor" dedi.

"Bir yerde olmak olmamaktan iyidir
"
 
Altaylı, artı 1 tv'de Mirgün Cabas ile Herşey programına telefonla katıldı ve sorularını yanıtladı. Cabas'ın "Vahim bir duruma düştüm. Şimdi bu durumdan kurtulsaydım" diye düşündüğün oluyor mu? sorusuna ise, "Çok vahim duruma düştüğümü zannetmiyorum. Türk medyasının durumu ne kadar vahimse bizim durumumuz da o kadar vahim..Bazı yerde olmak bazı yerde olmamaktan daha iyidir. Birbirimizden farklı bir durumda değiliz. Beni hala oarada tutuyor olmaları da grup açısından önemli" cevabını verdi. Altaylı, Cabas'ın istifa edip etmeyeceği sorusuna ise "İstifa etmeyi düşünmüyorum" diye karşılık verdi.

Senin hiç haber yapman engellenmedi mi?

Program sonunda Altaylı ile Mirgün Cabas arasında karşılıklı soru-cevap trafiği de yaşandı. Altaylı'nın Mirgün Cabas'a sorduğu, "Senin haber yapman hiç engellenmedi mi?" sorusuna Cabas'ın verdiği cevap bir hayli çarpıcıydı: "Evet engellendiği için orada değilim.. "

5 Şubat 2014 Çarşamba

Erdoğan'dan Habertürk'e telefonla direktif...

Başbakan Erdoğan'ın, Habertürk TV ekranındaki bir son dakika bandındaki ifadeler yüzünden kanal yöneticisi Fatih Saraç'ı arayarak derhal müdahale ettiği konuşmanın ses kaydı yayınlandı.


Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, BİM marketler zincirinin kurucu ortaklarından olan ve daha sonra Turgay Ciner'in sahibi olduğu Ciner Yayın Holding'in başına getirilen Fatih Saraç'tan, Habertürk TV'nin ekranından bant akışı içinde geçirilen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin sözlerini çıkarmasını istediği ortaya çıktı. Televizyon ve sosyal medyaya yansıyan haberlere göre Erdoğan,  "Hayret ya, bunlara ne gerek var" diyor, Saraç, "Şimdi yapıyorum efendim" karşılığını veriyor.

Artı1 TV ve Artı1 TV internet sitesi haberartibir.com ile Twitter'da paylaşılan haberlere göre, Erdoğan, Saraç'a, Gezi Parkı olayları sırasında 4 Haziran 2013'te Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü göreve çağıran MHP lideri Bahçeli'nin sözlerinin Habertürk ekranında akan yazılı banttan (KJ) geçmesine tepkisini dile getiriyor.

O sırada bulunduğu Fas'tan aradığını ve Habertürk'ü izlediğini belirten Erdoğan ile Saraç arasında geçen konuşmaya ilişkin ArtıTV ile haberartibir.com'da yayınlanan haber şöyle:


Saraç şu sıralar okuduğum Mustafa Hoş'un abluka isimli kiatabında da Başbakan Erdoğan'ın talimatıyla Habertürk'e gelen ve cemaat örgütlenmesini Habertürk'ten tasfiye eden isim. 

 

16 Ocak 2014 Perşembe

Bir intihalci olarak Serdar Turgut portresi

Eğer mümkünse bundan böyle lokantalarda hollandaise sos barındıran yemeklerden ısmarlamayın. 
Hollandaise sos azıcık beklediğinde bakterilenmeye başlar; çünkü bakteriler yumurta ve tereyağı ile hazırlanan bu son derece zarif sosa bayılırlar. 
Kitabından konuları öğrendiğim şefin iddiasına göre, şu anda dünyada hollandaise sosu yemek siparişi geldiği anda hazırlayan tek bir lokanta bile yokmuş. 
Abartıyor, bence en azından beş altı lokanta vardır dünyada işi böyle yapan. 
Diğerlerinde ise hazırlanan sos en azından beş altı saat beklediği için bunu yiyenler büyük bir risk altında, benden söylemesi. 
Ancak hollandaise sos şefler açısından iyi bir sostur; çünkü bu da tereyağı israfını önleyen bir şeydir. 
Masalara yemek öncesinde getirilen tereyağı üzerine sigara külünden tutun, ekmek kırıklarına kadar her şey düşer. 
Teorik olarak doğru olan, bu tereyağların çöpe atılmasıdır. 
Ancak nasıl ki hemen hemen hiçbir lokantada, bir masadan alınan ekmek sepetindeki ekmekler de çöpe atılmaz ve başka masalara taze ekmek diye götürülürse (İnşallah bir masa öncesinde oturan müşteriler arasında soğuk algınlığı olan veya şimdi moralinizi bozmamak için saymayacağım başka virüsler taşıyan müşteriler yoktur. Dua edin de olmasın; çünkü bir hapşırmayla iş biter), başka masalardan alınan tereyağı da katiyen çöpe atılmaz. 
Bunların üzerindeki ekmek ve sigara külünü temizleyerek yağı tekrar kullanmanın en iyi ve kolay yolu, bunu hollandaise sos yapımında kullanmaktır. 
Üzerinde ekmek kırıntıları ve sigara külü bulunan yağı iyice erittikten sonra bir süzgeçten geçirip temizlerler ve bunu sos yapımında kullanırlar. 
Bilmem anlatabiliyor muyum?
Bu uzun alıntı Serdar Turgut'un 10 Kasım 2000 günü Hürriyet'teki köşesinde yazdığı yazısından. Önce 13 küsür yıllık bu yazıyı neden alıntıladığımı anlatayım isterseniz.

ÖZKÖK'ÜN TÜRK MEDYASINA EN BÜYÜK KATKISI

Serdar Turgut'u Hürriyet'in Washington temsilciliği yaptığı zamandan beri okurum. Ertuğrul Özkök'ün medyaya en büyük katkılarından biridir bence. Sarkastik hatta kinik dili, eleştiri oklarını bir tabu kırıcı olarak kullanması, etnik, dinsel, hatta ailesel aktörler ile rahatlıkla dalga geçebilmesi... Bunların hepsi olumlu hanesine yazılacak özellikleri...

Ama giderek değiştiği, Hürriyet'teki köşesinde yazdığı penis yazıları, Akşam'a genel yayın yönetmeni olunca hiç yazılmamış gibi "Milliyetçi ve muhafazakar fikirleri olan; ama modern yaşayan insanların gazetesi olacağız" gibi abukluklara yöneldi.

"Marksizm ile İslam'ın ittifak arayışı ise hem komik hem de geleneğe bir ihanettir." dedikten hemen sonra Gülen'i ziyarete gitti. Eleştirileri ise "Ben Atatürkçü, laik ve seküler cumhuriyete inanan biri olarak, cemaate itici olarak bakmıyorum. Kucaklaşıcı bakıyorum onların içine girerek, onları anlamaya çalışıyorum. Gerekirse onlar gibi davranıyorum. Namaz kılmıyorum, dindar değilim" diyerek yanıtlayabildi.

Gülen'in hediyesi olan saati koluna takarak döndü Türkiye'ye ama Cemaat ile AK Parti savaşı kopunca, Hükümetten yana tavır alarak, "Ben  60 yaşına yaklaşıyorum bu demektir uzunca bir geçmişte Türkiye'nin iniş çıkışlarını biliyorum, yakından yaşadım. Türkiye benim geçmişimde bugünkü kadar tehlikeye yaklaşmadı hiçbir zaman. (...) Şu anda bize olan şey darbenin yerine geçen şeydir.” demeyi tercih etti.

Neyse sözü uzatmayalım. Amacım, Oray Eğin'in dediği gibi  "yaptığı işlere başlaması ve devamını pek getirmemesiyle bilinen"  Serdar Turgut eleştirisi yazmak değil. Şu lokanta alıntısına döneyim.

MR. GURME

Serdar Turgut, bir yandan yıllarca Hürriyet gazetesinde Mr. Gurme takma ismiyle yemek yazıları kaleme aldı (tıpkı Güngör Uras'ın, Ali Rıza Kardüz olması gibi...). Yetmedi Habertürk TV'de aynı isimle bir de televizyon programı yaptı.

Yemek yemekle arasının iyi olduğu görüntüsünden de anlaşılıyor zaten Serdar Turgut'un ancak yemek bilgisinin kaynağının neresi olduğu yukarıdaki alıntıyla ortaya çıktı... En azından benim için.

Geçen sene Digiturk'e üye olup HomeTV'yi izlemeye başlayınca Anthony Bourdain ile tanıştım. Sadece yemeğin değil yemek kültürünün ukala şefi ülke ülke gezip dünya yemeklerini tadıyordu No Reservations isimli televizyon şovunda.

Yiyor, geziyor, hep daha fazlasını görmek, tatmak istiyor; bunun için de çaba sarfediyordu.

Sonra anladım ki zaten kendisini tanıyormuşum. Kitchen Confidential isimli televizyon dizisi Bourdain'in kitabından uyarlanmış meğer...

Hem de aynı isimli kitabından... Aralık sonunda "kitap Türkçe'ye çevrilmiş olabilir mi?" diyerek idefix'e baktım. Evet Mutfak Sırları adıyla çevrilmiş. Oğlak Yayınevi basmış, üstelik 5. baskısını yapmış kitap. Hemen bir tane sipariş ettim ve deyim yerindeyse yutarcasına okumaya başladım.

O zaman ilginç bir durumla karşılaştım. Eski eroinman, uyuşturucu bağımlısı, şeflik yapmaktansa rock star gibi davranan, ama dibe vurduğu zaman durup kendisine bakan, nerede hata yaptığını gören, hatalarından ders çıkartan ve yetinmeyip o dersleri bizimle paylaşan Bourdain'in 2000 yılında basılan kitabında yazdıklarının bir kısmını ben daha önce okumuştum.

Mesela Mutfağımızdan Masanıza başlığı ile daha önce New Yorker dergisinde yayınladığı ve kitabında da önemli bir yer tutan bölümü... New Yorker okumadığıma, Bourdain'i daha önce tanımadığıma göre nereden bilebilirdim ben bu yazdıklarını? Hafızamı biraz zorlayınca aklıma Serdar Turgut'un yazdıkları geldi. Önce Mr. Gurme ismiyle yazmış sanarak Hürriyet arşivlerini karıştırdım. Bulamayınca bir de kendi ismiyle baktım... Bingo!

İşte yukarıdaki alıntı, serbest bir çeviriyle Serdar Turgut'un Bourdain'den aparttığı, hadi akademik jargona uyalım intihal yaptığı bölüm.

Haksızlık etmeyelim, intihalini gizlemek için küçük bir de üçkağıda başvurmuş: "Kitabından konuları öğrendiğim şefin iddiasına göre"cümlesini sıkıştırmış yazısına. Gerçi ne kitabın adı, ne o şefin kim olduğu belli değil.

İşte size bir intihalci olarak Serdar Turgut portresi...

15 Ocak 2014 Çarşamba

Hasan Cemal bu haberi görmeyen gazetesine ne diyecek?

Önce Paris’te PKK’lı üç kadına suikasttan tutuklanan Ömer Güney’e ait olduğu iddia edilen ses kaydı internete düştü.  Halen Fransa'da tutuklu bulunan Güney’in bir yakınının internete yüklediği ve Güney'in MİT’çilerle yaptığı suikast planlarına ait, parçalar halinde yayınlanan ses kaydındaki konuşmalar bomba etkisi yaratıp gündemi sarsmalı, hükümetin "Kürt Barışı" ile ilgili açılım sürecinde ciddi soru işaretleri yaratmalıydı.

Ama olmadı... Kafamızdaki soru işaretleri daha tam anlamıyla şekillenmeden bir başka kaset, gündeme bu sefer gerçek bir bomba etkisi ile düştü.

Fethullah Gülen ile kimliği henüz belli olmamış (bazılarına göre Cemaat'in Türkiye sorumlusu) bir kişinin konuşmaları internette yayınlanıverdi. 

[İlginçtir, hafta sonundan itibaren önce Vimeo, sonra Youtube birbiri ardına mahkeme kararları ile kapatıldı, Türkiye'den erişimi engellendi... Gülen'in ses kayıtları ise soundcloud sitesinde yayınlanıverdi.]

Uganda'dan gelen ananasları bir yana bırakırsak, Gülen'in ses kayıtlarında "Rafineri'yi Koç Grubuna verelim... Gönüllerine girmiş oluruz..." bölümü dışında çok çarpıcı bir yer yok. Medya ile ilgili olan konuşmaların dökümünü zaten şurada paylaşmıştım.

Gelelim daha ilginç olan kısmına.

Medya bu ses kayıtlarını nasıl gördü? Doğal olarak AK Parti-Cemaat saflaşmasında AK Parti'den yana duranlar "işte paralel örgüt" derken, Cemaat medyası ve son zamanlarda cemaat kaynaklarından beslenen gazeteler "Gülen ile görüşmek suç mu?" perspektifinden yaklaştı kasetlere.

TARAFSIZ MEDYA O HABERİ NASIL GÖRDÜ?

Peki teknik olarak tarafsız gibi görünenler? Sözcü, Aydınlık, Yurt gibi ulusalcı cephedekilerden söz etmiyorum elbette. Onlar babamın deyişiyle "domuzdan kıl kopartmak kardır" yaklaşımında. Hükümetin bu kavgadan yaralanarak yıkılmasını bekliyorlar. Kürtler de değil sözünü ettiğim. Onlar da haklı olarak "biz son yıllarda fiilen Cemaat ile savaştık. Şimdi tarafımız bizimle masaya oturacak olan hükümettir" diyorlar.

A Haber gibi bir kısım hükümet yanlısı medya kasetleri önce haber olarak görüp sonra (işin hukuki sürecini düşünerek olsa gerek) sitelerinden kaldırdılar. Nasıl olsa Ensonhaber ve Habervaktim gibi siteler hatta OdaTV ses kayıtlarını yayınlıyordu, ne gerek var elini ateşe sokmaya...

Aslında soruyu bir kez daha,  T24 haberi nasıl gördü diye sormak lazım belki de... Neden T24'e odaklandığımı da şöyle hatırlatayım "Bağımsız İnternet Gazetesi" sloganı ile yol alan site özellikle, 2009 Mart'ında, "Balbay Günlükleri" diye anılan ve daha sonra Mustafa Balbay'ın yargılandığı 2. Ergenekon davası iddianamesine giren metinleri yayınlayarak medyada kendine ciddi bir yer edinmişti.

"HABERİN ALLAHI"


Taraf yazarı Halil Berktay'ın "Türkiye'nin Watergate'i" diyerek selamladığı günlükler haberi için sitenin yöneticisi Doğan Akın, (Balbay'ı kastederek) "gazetecilik sınırının aşıldığı" hatırlatmasını yapıyordu. Daha sonra Milliyet'ten Başbakan Erdoğan'ın tepkisini çekerek kovulunca T24'e geçen ve orada yazmaya başlayan Hasan Cemal ise şöyle yazacaktı köşesinde:
(1) Balbay günlükleri haberin Allah’ıdır.
(2) Böylesine büyük bir haberi tümüyle görmezlikten gelmenin gazetecilikte yeri yoktur.
(3) Balbay günlüklerini yok sayan medya yöneticilerinin gazetecilik dersinden alacakları not sıfırdır.
(4) Balbay günlüklerine burun kıvıran ya da haberi kerhen, yasak savarcasına gören gazete yöneticilerinin notu da kırıktır.
(5) Gazeteci milletini de bağlar hukuk. Ama hukukçu değildir gazeteci! Bazen kamu yararı öylesine ağır basabilir ki, bedelini ödemeyi göze alır ve yürüyüp gider gazeteci, eğer gerçekten gazeteciyse... 
Peki bugüne kadar pek çok "gerçek haber"i yayınlayan, yasal sınırları ihlal etmeyi gazetecilik yapmak için pek de önemsemeyen, (doğru olan da budur bence de, gazeteci kamu görevi için gerekirse yasaların sınırlarını zorlar, ihlal eder...) T24 Gülen'in kasedi haberini nasıl gördü?

Hemen söyleyelim, "görmedi"...

O HABERİ GÖRMEDİ AMA BUNLARI KULLANDI

Kimi sitelerde yapıldığı gibi "Piyasaya servis edilen Cemaat kaseti kurumumuza da geldi. Ancak yayın ilkelerimiz gereği gizli ve gayri yasal yollarla elde edilen ses ya da görüntülü kayıtları yayınlamıyoruz..." denilmedi T24'te. O haber hiç yokmuş gibi es geçildi.

Ardından yayınlamadıkları, ne olduğuna dair okura hiç bilgi vermedikleri ses kasetleri için "Fethullah Gülen'in avukatı: Ses kaydını haberleştirenleri dava edeceğiz" açıklamasını haberleştirdi site.

Sonra Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Fethullah Gülen'in ses kaydında anormal bir şey yok açıklamasına yer verdi.

Doğal olanı o kasetlerin ne olduğuna, içeriğinde neler yer aldığına dair bir haber yapması, ardından da kasetlerle ilgili haberler yayınlamasıydı ama olmadı. Bağımsız İnternet Gazetesi T24 bu gazetecilik sınavından geçemedi ne yazık ki... Doğan Akın, gazeteci olmanın yanı sıra sitenin patronu olarak kendince o haber yer vermemesine bir neden bulabilir elbet. İnandırıcılığı tartışılır, haklı bulunur ya da bulunmaz.

HASAN CEMAL NE DİYECEK MERAK EDİYORUM?

Lakin benim merak ettiğim, 2009 yılında "Balbay günlükleri haberin Allah’ıdır. Böylesine büyük bir haberi tümüyle görmezlikten gelmenin gazetecilikte yeri yoktur." yazan Hasan Cemal, daha dün "özgürce yazıyorum" diyerek övdüğü T24'ün bu haberi kullanmamasına sessiz kalmayı sürdürecek mi? Yoksa Hasan Cemal'e göre Gülen'e ait ses kasetleri "haberin Allahı" değil mi?